Gönderen Konu: psikolojik hastalıklar  (Okunma sayısı 6950 defa)  Facebook 

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı vaveyla

  • Süper Üye
  • ***
  • İleti: 392
  • Cinsiyet: Bay
psikolojik hastalıklar
« : Aralık 24, 2005, 18:04:34 ÖS »
İnsanlar zaman zaman kendilerini üzüntülü ve mutsuz hissederler. İşinden ayrılmak, sevdiğini kaybetmek veya başarılı olamamak üzüntüye yol açan yaşam olaylarındandır. Kısaca üzüntü normal yaşamın bir parçasıdır. Ancak bu üzüntülü durumun uzaması ve nedensiz ortaya çıkması ruh sağlığı sorunudur ve depresyon olarak tanımlanır. . Depresyon duygu düşünce ve davranışı etkiler. Tedavi edilmediği taktirde aylar yıllar bazen de ömür boyu sürebilir.


Depresyon değişik şekillerde ortaya çıkabilir:

Bazısında neden olmaksızın aniden ortaya çıkar

Bazısında stresli bir yaşam olayından sonra başlar

Bazen tek atak olarak yaşam boyu sürebilir

Bazen tekrarlayan ataklar halindedir

Bazen semptomların şiddetli olması ile hastalar iş yapamaz hale gelebilir

Bazıları ise iş yapabilir ama sürekli mutsuzluk hissederler


Aşağıdaki belirtilerden bazıları aynı anda sizde bulunuyorsa depresyon geçiriyor olabilirsiniz:

Kendini üzüntülü, değersiz, umutsuz, çaresiz, hissetme, içinde boşluk duygusu olması

Karar verme güçlüğü, konsantrasyon zorluğu, bellek bozukluğu

Daha önce zevk alınan iş ve aktiviteleden zevk alamama (cinsel isteksizlik dahil)

İşte, okulda, aile ve arkadaş arasında sorunların ortaya çıkması

Diğer insanlardan uzaklaşma ve yalnız kalma isteği

Enerji azlığı, yorgunluk hissi ve çabuk sinirlenme

Uyku bozukluğu (uykuya dalamama,uykuyu sürdürme güçlüğü, sabah erken uyanma veya fazla uyuma şeklinde olabilir)

Yeme bozukluğu (iştahta azalma veya artma),

Nedeni belli olmayan baş, boyun, sırt ağrısı gibi vücudun değişik yerlerinde sürekli ağrılar hissetme

Son zamanlarda fazla alkol almaya başlama veya yatıştırıcı ilaçları kullanma ihtiyacı hissetme

Kendine zarar verme, intihar planları yapma, intihar girişiminde bulunma veya kendi cenaze merasimini düşünme


Depresyon tanısı almak için bu belirtilerin hepsinin birden sizde olması gerekmez. Bu şikayetlerin birkaçı aynı anda sizde bulunuyorsa doktora başvurmanız gerekir. En sık görülen belirtilerden biri uyku ve iştah bozukluğudur. Bu belirtilerin çoğu aynı anda bulunuyorsa ağır depresyondan söz edilir. Depresyon ciddi bir hastalıktır. Kendi haline bırakıldığında zaman içinde düzelebileceği gibi genelde uzun süre devam eder veya ağırlaşır. Ağır depresyonda kişi iş güç yapamaz hale gelebilir ve bu durumda intihar riski yüksektir.

Uyku bozukluğu bir hastalık değildir başka hastalıklarda görülebilen bir belirtidir. Nedeninin araştırılması gerekir. Bedensel hastalıklar (astım, kalp hastalığı v.b.) nedeniyle olabileceği gibi psikiyatrik hastalıkların (depresyon, mani v.b.) çoğunda görülebilir. Depresyon hastaları sıklıkla uyku bozukluğundan yakınırlar. Bu nedenle uykusuzluk şikayetiniz varsa ve bir süredir devam ediyorsa çevrenizdeki insanların önerdiği ilaçları veya kendi başına eczaneden alınan uyku ilacını kullanmak yerine bir uzmana başvurarak altta yatan nedeni araştırmanızda fayda vardır.

ABDâ??de depresyon hastalarının 2/3â??ü çeşitli nedenlerle tedavi görememektedir.Türkiyede bu konuda yapılmış araştırma yoktur ancak benim kanıma göre bu oran yurdumuzda çok daha yüksektir. Psikiyatriste başvurmama nedenlerinden bazıları şunlardır: hastalık bilinememekte, hastalar çevresi tarafından zayıf oldukları gerekçesi ile suçlanmakta, hastalık dolayısı ile iş güç yapamaz durumda olan hastalar yardım isteyecek enerjiyi kendilerinde bulamamakta bazende yanlış tanı konup tedavi yanlış uygulanmaktadır.

Depresyon hastalarının yardım istemek için genelde yardıma ihtiyacı vardır. Depresyonun doğası gereği hastalar genelde kendiliğinden yardım istemezler. Hastalar sıklıkla enerji, ilgi ve istek azlığından yakınırlar. Bu nedenle depresyonu olan hastaların aileleri, arkadaşları veya diğer hekimleri tarafından psikiyatriste yönlendirilmeleri gerekir. İntihar düşüncesi varsa acilen psikiyatriste başvurmak gerekir. Halk arasında yaygın olan inanışa göre intihar düşüncesini ifade eden kişiler pek intihar etmezler. Ancak yapılan araştırmalar bu inanışın doğru olmadığını göstermiştir. Bu nedenle bir yakınınız intihar düşüncelerini sık ifade ediyorsa bunu önemseyin ve en yakın zamanda bir uzmana başvurmasına yadımcı olun. Depresyona yakalanmak sizin tercihiniz değildir ancak tedavi olup olmamak sizin elinizdedir.

DEPRESYONA YAKALANMA RİSKİNİZ NEDİR?

Yaşam boyu depresyon geçirme riski %15 dolayındadır. Kadınlarda bu oran %25â??e kadar çıkmaktadır. Hemen hemen tüm toplumlarda depresyon kadınlarda iki kat daha fazladır.Gebelikte, doğum sonrası dönemde ve menopozda depresyon geçirme riski artar. Bunun nedeni tam olarak bilinmemektedir, ancak kadınların hormonları bundan sorumlu olabilir. . Sürekli bedensel hastalığı olanlarda daha fazla görülür. Örneğin infertilite(kısırlık) tedavisi gören kadınlarda normal kadınlara göre iki üç kat fazla depresyon görülmektedir.

Hastaların %50â??si 20-50 yaş arasındadır. Bununla birlikte çocuklarda ve yaşlılarda da depresyon görülür. Boşanmış, ayrı yaşayan veya yalnız yaşayanlarda evlilere göre daha sıktır Sosyal çevre veya ekonomik seviye ile depresyon geçirme oranı arasında ilişki yoktur.Kütürel etkenlerle depresyon arasında ilişki yoktur.Yakın akrabalarda depresyon geçiren birilerinin olması depresyon geçirme riskini artırır.





İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.

Çevrimdışı vaveyla

  • Süper Üye
  • ***
  • İleti: 392
  • Cinsiyet: Bay
DEPRESYONUN NEDENLERİ NELERDİR?
« Yanıtla #1 : Aralık 24, 2005, 18:05:12 ÖS »
Depresyonun nedeni tam olarak bilinememektedir. Neden olabilecek faktörler üç başlık altında toplanmaktadır:

Biyolojik etkenler
Genetik etkenler
Psikososyal etkenler
Aslında gruplanan bu etkenler birbirinden tamamı ile bağımsız değildir.Hepsinin birbiri ile ilişkisi vardır.


Biyolojik faktörler:
Yapılan araştırmalarda beyin hücrelerinde mevcut olan biyojenik aminlerin (homovalinik asit, 5-0H indol asetik asit, vb.) depresyon hastalarının kan, idrar ve beyin sıvılarında bulunan miktarlarının normal değerlerin dışında olduğu görülmüştür. Özellikle norepinefrin ve serotonin olarak adlandırılan nörotransmitterlerin üretim, salınım, geri alım vb. metabolizmalarında bozukluk ile depresyon ve diğer duygulanım bozukluklarının ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu konuda yapılan hayvan araştırmalarında bu maddelerin metabolizmalarını düzenleyen ilaçların kullanımı ile hayvanlarda depresyon semptomlarının bir süre sonra ortadan kalktığı görülmüştür. Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar da bu maddelerin metabolizmalarını düzeltmeye yöneliktir.

Bu maddelerden başka vücutta değişik organlardan salınan hormonlar da depresyon oluşumunda rol oynar. Örneğin böbrek üstü bezi, tiroid bezi veya hipofizden salgılanan hormonlar depresyon oluşumuna katkı sağladığı gibi bunların anormal olması durumunda ilaç tedavisi ile depresyon düzelmeyebilir. Bazı durumlarda bu hormonları düzenleyen ilaçları da tedaviye eklenmesi gerekebilir.

Uyku düzeninin bozulması veya bağışıklık sisteminin de depresyona yol açtığını öne süren çalışmalar vardır. Ancak bu konular henüz kesinlik kazanmamıştır.

Genetik faktörler:

Depresyonda genetik yatkınlığın olduğu herkesçe kabul edilen bir gerçektir. Ancak bu konu biraz karışıktır. Bazı hastalarda genetik yatkınlık olmaksızın çevresel faktörler depresyon yaratabilmektedir. Aile araştırmalarında ağır depresyonu olan kişilerin birinci derece yakınlarında depresyon normal topluma göre iki üç kat fazla görülmektedir. Yine tek yumurta ikizlerinde birinin depresyon geçirmesi durumunda diğerinin hastalanma oranı % 50 dir. Bu çalışmalar da depresyona genetik yatkınlığın olduğunu göstermektedir.

Psikososyal etkenler:

Araştırmalar stresli yaşam olaylarının genelde depresyonun ilk kez ortaya çıkışında etkili olduğunu daha sonra görülen ataklarla bir ilişkisinin bulunmadığını ortaya koymuştur. Öne sürülen teoriye göre ilk atağa eşlik eden stres beyinde kalıcı değişiklikler yapmakta ve bu da hastalığın tekrarlamsına yol açmaktadır. Zaman içinde stres yaratan durum ortadan kalksa da hastalık kendiliğinden tekrar ortaya çıkabilmektedir. Küçük yaşta anne ve babasını kaybedenlerde yaşamın ileri yıllarında depresyon ortaya çıkma şansı fazladır. Eşini kaybeden kişilerde depresyon ortaya çıkma oranı en fazladır.

Aile içinde sorunlar olması direk depresyona yol açmasa da iyileşme süresini ve hastalık sonrası hastanın uyumunu etkiler.

Depresyona yol açan direk bir hastalık öncesi kişilik tanımlanamamıştır. Belli durumlar ortaya çıktığında herkes depresyona girebilir. Stres yaratan durum kişiye göre değişmektedir.Sizi hiç etkilemeyen bir durum bir başkasında ağır stres yaratabilir. Kişinin benlik saygısını zedeleyen durumlar en çok depresyona yol açan stresörlerdir. Psikanalistler depresyonu farklı dinamiklerle anlatmaktadır. Onlara göre genelde kendisinden beklentisi yüksek olan ve ideallerini gerçekleştirememiş insanlarda depresyon fazladır,bu kişiler kendi isteklerini gerçekleştirmekten ziyade başkalarını mutlu etmeye çalışırlar veya hayattan beklentileri fazladır ve bunu gerçekleştiremeyeceklerini anlamışlardır. Öğrenilmiş çaresizlik teorisine göre kişi hayatının kontrolünü kaybettiğinde depresyona girer. Yine kişinin hayata kötümser bakması, kendisinin hep olumsuz yönlerini görmesi, yaşamış olduğu tecrübelerini hep olumsuz olarak değerlendirmesi depresyon geçiren kişilerde sık görülen özelliklerdir.


İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.

Çevrimdışı vaveyla

  • Süper Üye
  • ***
  • İleti: 392
  • Cinsiyet: Bay
DEPRESYON NASIL SINIFLANDIRILIR?
« Yanıtla #2 : Aralık 24, 2005, 18:06:01 ÖS »
Ağır depresyon diyebilmek için aşağıdaki belirtilerden en az dördünün en az iki haftadır sürüyor olması gerekir:

1-Uyku bozuklukları sıktır. Uykusuzluk, gece sık sık uykudan uyanma tekrar uykuya dalamama, sabah erken uyanıp tekrar uyuyamama veya fazla uyuma şeklinde olabilir.

2-Yeme sorunları sıktır. Az yeme ve buna bağlı kilo kaybı veya fazla yemeye bağlı kilo alımı olabilir.


3-Değersizlik, umutsuzluk ve suçluluk duyguları olur. Hastalar genelde bir işe yaramadıklarını düşünürler. Gelecek ümitsiz ve karanlıktır. Hiçbirşey iyiye gitmeyecektir. Depresyona bağlı oluşan üzüntü ve umutsuzluk o kadar şiddetlidir ki hastalar yaşama olan ilgisini kaybeder, hiçbir şeyden zevk alamaz olur. Cinsel isteksizlik görülür ve hastalar çoğu zaman yataktan çıkmak ve yemek yemek istemezler Hastaların kendini suçlama eğilimi yoğundur. Suçluluk duyguları genelde yersizdir. Örneğin çok eskiden yaşanmış olaylar ve yapılan hatalar tekrar hatırlanır ve bunlara karşı suçluluk duyguları hissedilir. Veya nedensiz yere bir takım olaylardan kendisinin sorumlu olduğu ve suçun kendisinde olduğu düşünceleri gelişir. Hastalar genelde bu düşüncelerden uzaklaşamadıklarını beyinlerinin sürekli eski hatalarla meşgul olduğunu bunun çok saçma olduğunu bildiklerini ancak düşüncelerini frenleyemediklerini söylerler.
 

4-Konsantrasyon güçlüğü, karar verme güçlüğü vardır. İşe veya derse konsantre olmak güçleşmiştir. Örneğin hastalar ders çalışırken bir sayfanın sonuna geldiğinde dalıp gittiğini ve ne okuduğunu anlamamış olduğunu görür aynı sayfayı tekrar tekrar okurlar. En ufak konularda karar verme güçlüğü içinde olduklarını hissederler.


5-Enerji azlığı, sürekli yorgun hissetme, herşeye karşı isteğini kaybetme, duygusal olarak birşey hissedememe. Genelde sabahları yataktan yorgun kalkılır.Gün boyunca yorgunluk hissi devam eder. Eskiden zevkle yaptıkları işleri yapmak istemez, yalnız kalmayı tercih ederler. Hastalar bazen çocuklarına ve eşlerine karşı birşey hissedemediklerini sanki duygularının öldüğünü söylerler ve bu durumdan dolayı suçluluk duyduklarını ifade ederler.


6-Ölme isteği olabilir. En hafif şeklinde hastalar â??allahım canımı al da kurtulayımâ?? diye düşünürler. İntihar düşünceleri veya intihar girişimi olabilir. Çoğu hasta intihar düşüncelerinin yoğun olduğunu ancak dini açıdan intiharın kabul edilemez olduğunu bildikleri için girişimde bulunmadığını ifade eder. Veya ölürlerse çocuklarına kimin bakacağını bilmedikleri için yaşamak zorunda olduklarını ifade ederler. Bazıları ne yolla intihar edeceğinin planlarını yapar. Bazıları da ancak intihar girişiminde bulunduktan sonra tedaviye gelir.

 


Bu hastalığa bağlı ortaya çıkan belirtiler genelde başka hastalıkları akla getirir ve çoğu kişi bu belirtilerin depresyona bağlı olarak ta oluşabileceğini düşünmez. Sıklıkla bu hastalar psikiyatri dışında doktorlara başvururlar veya kendi başlarına tedavi etmeye çalışırlar. Psikiyatriye başvuran hastaların çoğu başka bölümlerde çalışan hekimler tarafından bize yönlendirilmiştir. Çoğu hastada diğer hekimler tarafından psikiyatriye yönlendirildikleri için öfkelidir. Bazıları toplumsal baskıdan çekinip gelmek istemez, gelenler de bir an önce işini bitirip gitmek ister. Ancak çağımızın en sık görülen hastalıklarından biri olan ve tedavi edilmediği taktirde ölümle sonuçlanabilen bu hastalığın tedavisi için uzmana başvurmak şarttır. Uygun tedavi edildiği taktirde tamamiyle düzelen bu hastalık uzun sürdüğü taktirde kişinin aile, iş ve sosyal uyumunu bozmakta kişinin evliliğinin yıkılmasına, işinden ayrılmaya, arkadaş ilişkilerinin bozulmasına yol açabilmektedir. Son yıllarda üzerinde durulan bir başka konuda depresyon geçirmekte olan anne ve babaların çocuklarının bundan nasıl etkilendiğidir. Yapılan araştırmalar bu çocuklarda küçük yaşlarda kaygıda artma olduğunu ergenlik döneminde olan kız çocuklarında görülen depresyon oranında artma olduğunu gençlik dönemindeki erkek çocuklarda ise alkol ve madde kullanımına yönelme olduğunu göstermektedir.. Bir an önce tedavi olmak çocukların maruz kaldıkları bu travmanın süresini kısaltacak ve dolayısı ile yaşamın daha sonraki dönemlerinde ortaya çıkan bu bozuklukların oranında düşme olacaktır.

Yukarıda anlattığımız ağır depresyon her hastada aynı şekilde görülmez. Bu da kendi içinde alt gruplara ayrılmıştır. Bu gruplar şunlardır:

Kronik seyirli depresyon

Atipik depresyon

Melankolik depresyon

Doğum sonrası başlayan depresyon (post partum depresyon)

MELANKOLİK DEPRESYON
Hastaların sosyal aktivitelere ve hobilerine olan ilgileri çok azalmıştır. Arkadaş toplantılarına, aile ziyaretlerine katılmak istemez, daha önce zevkle yaptıkları işleri yapmak istemezler. Yaşamlarında iyi olaylar olsa bile bunlara mutlu olamazlar. Mutluluk ve sevinç duygularını sanki kaybetmişlerdir. Duygulanım bir yakının kaybından sonra duyulan üzüntüden tamamiyle farklıdır. Hastalar uyanmaları gereken saatten çok önce uyanır ve tekrar uyumakta güçlük çekerler. Depresyon en yoğun olarak sabahları hissedilir. Hastaların hareketleri normalden yavaş veya hızlı olabilir.. Yavaşladığı durumda ağır çekimdeymiş gibi hareket ederler. Belirgin iştahsızlık vardır ve kilo kaybı oldukça fazladır. Hastalar genelde yoğun suçluluk duygusundan yakınır. Nedensiz yere suçlanır isteselerde bu duygudan uzaklaşamazlar.

POST PARTUM DEPRESYON(DOĞUM SONRASI DEPRESYON)
Kadınlarda doğum sonrası depresyon geçirme oranı %10-15 dolayındadır. Belirtiler genelde doğumdan sonra ilk 6 ayda ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla yoğun üzüntü hissetme, sık ağlama, uykusuzluk, gerginlik ve çabuk sinirlenmeden şikayetçidir. Doğum sonrası depresyonun neden ortaya çıktığı tam bilinememektedir. Özellikle ilk kez annne olan kadınlarda yaşam şekli tamamiyle değişmekte, sorumluluklar artmakta kişinin kendisine ayırdığı zaman azalmaktadır. Özellikle bebeğin ilk yılı anne için çok zor geçer. Geceleri sık sık uykudan uyanıp bebeği beslemek gerekir.

Bebeğin ihtiyaçlarını ifade demiyor oluşu tecrübesiz annenin işini daha da zorlaştırmaktadır. Bir de doğum sonrası hormon seviyelerinde ani değişme olması depresyonun ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır. Daha önce geçirilmiş depresyon öyküsünün olması yine daha önceki doğumları takiben depresyon geçirmiş olmak depresyon riskini artırmaktadır.

Anneler bu dönemde bebeklerine zararlı olabileceği düşüncesi ile ilaç almak istemeyebilirler. Ancak bu dönemde kar zarar hesabını iyi yapmak gerekir. Depresyondaki annelerin bebeklerinde uyku bozukluklarının sık görüldüğü bu bebeklerin diğer bebeklere göre daha fazla huzursuz oldukları ve kendilerini güvende hissetmedikleri, zihin gelişimlerinin de daha yavaş olduğu öne sürülmektedir. Yine eşler arasındaki ilişki de bu durumdan olumsuz olarak etkilenmektedir. Her hastaya ilaç tedavisi uygulanacak diye bir kural yoktur. Hastanın durumu değerlendirilir gerekirse başka tedavi yöntemleri gündeme gelebilir.

Yeni doğum yapan kadınların 2/3â??ü üzüntü ve gerginlik ile seyreden â??baby bluesâ?? dönemini geçirir. Annede aniden hıçkırarak ağlama, çabuk sinirlenme, gerginlik, huzursuzluk gibi belirtiler olur. Bu dönem genelde doğumdan iki üç gün sonra ortaya çıkar ve en çok bir hafta içinde kendiliğinden düzelir. Ani hormon değişimi nedeniyle olduğu düşünülmektedir ve tedavi gerektirmez.

ATİPİK DEPRESYON
Yukarıda anlatılan depresyon belirtilerinden farklı seyreder. Eskiden maskeli depresyon olarak ta adlandırılırdı. Duygulanım sürekli çökkün olmayabilir, bazen yaşanan ortama uygun olarak duygulanımda dalgalanmalar, neşelenme görülebilir. Hastada iştah artışı ve kilo alımı olabilir. Fazla uyuma görülebilir. Bedensel uğraşılarda artma olabilir. Bu hastalar sürekli ağrılarından sızılarından yakınırlar, doktor doktor dolaşır ağrılarının nedenini bir türlü bulamazlar. Ani bayılmalar olabilir, bayılmalar genelde uzun sürelidir ve sıklıkla kalabalıkta olur, sıkılınca bayılmalarda artma görülür. Bu insanlar genelde reddedilmeye karşı aşırı duyarlıdırlar ve reddedildikleri zaman şiddetli tepki gösterirler. Bu nedenle sıklıkla aile, arkadaş ilişkileri ve iş yaşamlarında sorunlar ortaya çıkar.

Hastalar daha gençtir ve depresyona panik bozukluğu veya madde bağımlılığı gibi başka hastalıklar da eşlik edebilir.Aynen diğer depresyonda olduğu gibi ilaçla tedavisi gerekir.

DİSTİMİ ( Hafif ve süregen depresyon)
En az iki yıldır süren ve ağır olmayan depresyon belirtileri içerir. Arada bir iki gün süren iyilik dönemleri olabilir ancak çoğu zaman depresyon belirtileri hakimdir. Ağır depresyonda görülen belirtiler olabilir ancak daha hafiftir. Kişi sürekli kendini çökkün hisseder, kendine olan saygısı azalmıştır. Nedeni bulunamayan bedensel ağrılar, sızılar, halsizlik ve isteksizlik sıktır. Bazen ortaya çıkarıcı bir neden bulunsa da genelde nedensiz ve kendiliğinden ortaya çıkar. Bu tür depresyonun en önemli özelliği uzun süredir devam ediyor olmasıdır.

MEVSİMSEL DEPRESYON
Bazı hastalarda depresyon mevsimsel bir seyir izler. Tekrarlayan depresyon atakları hep aynı mevsime denk gelir. Ataklar arası dönemde yılın diğer mevsimlerinde hastalar tamamiyle düzelir. Tüm depresyon belirtileri burada da geçerlidir. Tek farkı belli dönemlerde görülmesidir. Genelde havanın kapalı olduğu sonbahar ve kış aylarında ortaya çıkar. Bu hastalarda özel lambalarla yapılan ışık tedavisinin önemi büyüktür.

UYUM BOZUKLUĞUNA BAĞLI DEPRESYON
Bu tür depresyonda genelde ortaya çıkarıcı bir neden vardır. Sıklıkla yeni bir duruma uyum sağlamak gerektiğinde ortaya çıkar. Yaşam değişikliklerle doludur ve çoğumuz sık sık değişen durumlara ayak uydurmak zorunda kalırız. Örneğin yeni bir şehire taşınmak, yeni evlenmiş olmak, yeni boşanmış olmak veya yeni bir işe başlamak gibi olaylar kişinin sosyal çevre ve konumunu değiştiren olaylardır. Bu değişiklikler hayatımızı önemli ölçüde etkiler ve bazen bu değişiklikler üstesinden gelelmediğimiz bir gerginliğe sebep olabilir. Bazen mücadele gücümüzün tükendiğini hissederiz. Bu dönemde depresyon ortaya çıkabilir ve bu da uyumumuzu daha çok bozan bir tablo ortaya çıkarır. Bu dönemde tıbbi destek alma işe yarayabilir. Belki var olan sorunları ortadan kaldırmayacaktır ama kişi eski mücadele gücünü kazanarak sorunları ile daha iyi baş edebilir hale gelecektir.

YAS DURUMUNA BAĞLI DEPRESYON
Günlük yaşantıda birşeylerin veya birilerinin kaybında bir yas süreci gelişir. Bu süreçte uykusuzluk, iştahsızlık, üzüntü, öfkelenme, kaybedilen kişi ile ilgili yoğun ve karışık düşünceler başlangıçta ortaya çıkan normal tepkilerdir. Zamanla bu duygu ve davranışların azalmasını ve kaybolmasını bekleriz. Zaman içinde bu belirtiler azalmıyor veya belirtilerde artma meydana geliyorsa normal olarak kabul edilemez değerlendirilmesi gerekir. Bir yakınımızı kaybettiğimizde üzüntü bir yıl devam edebilir, sevgiliden ayrılma durumunda bir kaç hafta veya ay üzülebiliriz. Ancak zaman uzuyorsa bu normal bir yas süreci değildir. Bu dönemde depresyondan şüphelenmek ve araştırmak gerekir. Bir de zamana bağlı olmaksızın şiddetli yas tepkisi olabilir. Bu durumda normal kabul edilemez. Örneğin yakınını kaybeden bir kişi günlerce yataktan çıkmıyor, yemek yemiyor kendisini öldüreceğini söylüyorsa bunun normal olmadığını söylemek için bir yıl beklemek gerekmez, hemen doktora başvurmalıdır. Depresyon ve yas birbirlerine çok benzerler ancak yas durumunda kişinin kendine olan saygısı genelde kaybolmaz ve intihar düşüncesi genelde yoktur. Yas sürecinin ne zaman bittiğine ve depresyon olup olmadığına dikkat etmek gerekir.

DİĞER DEPRESYONLAR
Yukarıda anlatılan depresyonlardan başka iki uçlu mizaç bozukluğunda, uzun süredir devam eden hastalıklara bağlı olarak veya kullanılan ilaçlara bağlı olarak depresyon gelişebilir. Bazı ruhsal hastalıklar da depresyonla sıklıkla bir arada olabilir örneğin anksiyete bozukluğu olan hastalarda sıklıkla depresyon da vardır. Yine bazı psikiyatrik hastalıkları takiben depresyon olabilir, örneğin geçirilmiş şizofreni atağından sonra depresyon gelişebilir. Bütün depresyonları ayrı ayrı anlatmak yer ve zaman açısından mümkün değildir. Neden ne olursa olsun ortaya çıkan belirtiler genelde aynıdır.



İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.

Çevrimdışı vaveyla

  • Süper Üye
  • ***
  • İleti: 392
  • Cinsiyet: Bay
DEPRESYON NASIL TEDAVİ EDİLİR?
« Yanıtla #3 : Aralık 24, 2005, 18:06:39 ÖS »
Antidepresan ilaçlar (depresyon tedavi edici ilaç) hastaların %60-80â??inde düzelmeye yol açar. Tedavi uzun sürelidir ve ilaçların düzenli kullanılması gerekir. İlaçların etkisinin ortaya çıkması birkaç haftayı bulur. Bu yüzden â??bu ilaç bana yaramadıâ?? diye düşünüp birkaç günlük kullanımdan sonra kesmek yanlıştır. İlaçların etkisi kişiden kişiye değişir. Her ilaç her hastaya iyi gelecek diye bir kural yoktur.


Yine her ilaca bağlı oluşabilecek yan etkiler de farklıdır. Bir yakınınız depresyon geçirdi ve tedavi oldu ise aynı gruptan ilaçlar size de iyi gelebilir. Bazı hastalarda birden fazla ilaç kullanımı, psikoterapi (profesyonel kişiler tarafından özel teknikler kullanılarak yapılan konuşma tedavisi) ile ilaç tedavisinin birlikte kullanımı veya başka tedavi yöntemlerinin kullanımı gerekebilir. Hangi ilacın iyi geldiği ve hangi dozda kullanılması gerektiği genelde deneme yanılma yolu ile tespit edilir. Bu nedenle tedaviye başladıktan sonra doktorunuz ile bağlantıı kesmeyin, düzenli kontrollerinize gidin, sık doktor değiştirmekten kaçının ve tedavinin uzun süreli olduğunu unutmayın.


Yapılan araştırmalar çoğu hastada tek başına antidepresan ilaç kullanımından ziyade ilaç ve psikoterapinin birlikte kullanımında daha iyi sonuçlar alındığını ortaya koymuştur.

Depresyon tedavisinde kullanılan yöntemler kısaca şöyle özetlenebilir:

Antidepresan ilaçlar

Değişik psikoterapi yöntemleri

Grup tedavileri

Elektro konvulsif tedavi (elektro şok tedavisi)

Fototerapi (özel bir ışık tedavisi)

Diğer yöntemler

Son grup içinde pratikte kullanımda olan ancak bilimsel olarak yararlı olup olmadığı henüz ispatlanmamış olan yöntemler yer almaktadır. Bunlar arasında B grubu vitaminler ve folik asit içeren vitamin preperatları kullanmak, akapunktur, müzikle tedavi, bitki özleri ile tedavi ,egzersiz, masaj vb. Teknikler yer almaktadır. Bu tekniklerin yararlı olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Bu nedenle depresyon hastalığı olan kişilerin direk bu yöntemlerle tedavi olmayı seçmek yerine öncelikle bir psikiyatriste başvurmalarında fayda vardır. Yine yeni bir tedavi tekniğinin denenmesi düşünülüyorsa mutlaka bir uzman tavsiyesine başvurulmalıdır. Gereksiz yere kullanılan bir yöntem zaman ve para kaybına yol açmasının yanında kişiye zarar verici de olabilmektedir.

HANGİ DEPRESYON İLACI DAHA İYİDİR?

Her hastaya uygun tedavi yöntemi farklıdır. İlaçların etkinliği kişiden kişiye farklılık gösterir. Size uygun olan bir ilaç bir başkasına uygun olmayabilir. Yine aynı şekilde dozlar da kişiden kişiye farklılık gösterir. Bazı hastalar düşük dozlarla tedavi olabilirken bazıları daha yüksek dozlara ihtiyaç duyarlar. Bu da ancak tedavinin seyri sırasında belirlenebilir. Aynı aileden benzer hastalığı olanlar aynı grup ilaçladan faydalanabilirler. Bu nedenle kan bağı olan bir yakınınız depresyon tedavisi görüyorsa kullandığı ilaçlar konusunda doktorunuza bilgi vermeniz sizin açınızdan faydalı olabilir. Depresyonun türü ve şiddetine göre değişik ilaçlar bir arada kullanılabilir, başka tedavi yöntemleri seçilebilir veya psikoterapi gündeme gelebilir. Bedensel rahatsızlıklar veya psikiyatri dışında kullanılan başka ilaçlar da tdepresyon tedavisinin belirlenmesinde rol oynayabilir. Kortizon, bazı hipertansiyon ilaçları gibi değişik amaçlarla kullanılan bazı ilaçlar bizzat depresyona yol açabilir. Bu durumda bu ilaçların dozlarının azaltılması veya değiştirilmesi gerekebilir. Bu nedenle bedensel hastalıklarınız ve kullandığınız diğer ilaçlar konusunda doktorunuzu bilgilendirmenizde fayda vardır. Tedaviden iyi sonuç almak için doktor kontrolünde ilaca başlamak en uygun dozda en uygun sürede tedaviye devam etmek gerekir.

İlaçların etkileri yanında yan etkileri de önemlidir. İlaçların yan etkileri ilaca göre değişmekle beraber aynı ilaç değişik hastalarda değişik tepkiler ortaya çıkarabilmektedir. Bu nedenle bir depresyon ilacı kullanmaya başladığınızda olabilecek yan etkiler konusunda doktorunuzdan bilgi almanız gerekir. Beklenmeyen bir yan etki olduğunda gecikmeden tekrar doktora başvurmalısınız.

DEPRESYON İLAÇLARI BAĞIMLILIK YAPAR MI?

Hayır yapmazlar. Depresyon ilaçlarının bağımlılık yaptığına dair bu güne kadar elimize geçen veri veya araştırma yoktur. Bağımlılık yapan ilaçlar Sağlık bakanlığının kontrolü altındadır ve yeşil reçete kapsamındadır. Hiçbir depresyon ilacı yeşil reçete ile satılmamaktadır. Tedavinin başlarında hastaları daha iyi uyutabilemk için genelde uyku ilaçları eklenmektedir. Bazen yeşil reçete ile satılan ilaçlar bu amaçla kullanılmaktadır. Bağımlılık riski açısından bu ilaçların kısa süre kullanılıp kesilmesinde fayda vardır. Depresyon ilaçları bu konunun uzmanı olmayan kişiler tarafından önerildiği veya kullanıldığı taktirde ilacın kötüye kullanımı sözkonusudur. Depresyonu veya başka ruhsal rahatsızlığı olmayan kişiler bu ilaçları kullandığı taktirde kişide neşelenme olmaz aksine sıkıntı yaratır. Bazı depresyon ilaçları ile ilgili olarak basında â??utangaçlık ilacı bulunduâ?? veya â??kara sevdanın çaresi olan ilaç bulunduâ?? gibi sansasyonel haberler çıkmaktadır. Bunların bilimsellikle, tedavi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tamamiyle ilacın kötüye kullanımıdır. Bu tip yayınlara itibar edilmemesi ve doktor önermedikçe bu ilaçların kullanılmaması gerekir.


İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: DEPRESYON NEDİR?
« Yanıtla #4 : Aralık 25, 2005, 15:29:16 ÖS »
Depresyonun Mantığı
Depresyondaki olumsuz düşünceler, hatalı ve tek yanlı işleyen bir mantık sisteminin ürünü. Bu mantık sisteminin bir tarafından ne verirseniz verin, diğer taraftan mutlaka karamsar ve umut kırıcı yorumlar çıkıyor. Umuda çıkan tüm yollar özenle kapatılmış. Söz konusu sistem altı temel mantık hatasına dayanıyor.

1. Keyfi çıkarsamalar: Yeterince kanıt olmamasına karşın, yaşanan olaylar ve içinde bulunulan koşullar hakkında olumsuz sonuçlar çıkarılır. Örneğin, sınava hazırlanmakta olan bir kişi, ortada bir neden yokken, başarılı olamayacağı kararına varabilir. Ya da, depresyona giren bir işadamı, iflasının kaçınılmaz olduğu inancına saplanabilir.

2. Seçici odaklanma: İçinde bulunulan durum ya da yaşanan deneyimlerin kötü yanları üzerinde odaklanılır. Dolayısıyla, günboyunca bir çok olumlu ve olumsuz olaylarla karşılaşan kişi, akşam olduğunda yalnızca yaşadığı olumsuzlukları anımsar ve berbat bir gün geçirdiği kararına varır.

3. Kişiselleştirme: Kişi, kendisiyle ilgili olmayan ya da çok az ilgili olan olayları üzerine alınır. Örneğin, yolda karşılaştığı ve muhtemelen onu görmemiş olan bir arkadaşının selam vermemesini, 'Mutlaka onu kıracak bir şeyler yapmış olmalıyım' biçiminde yorumlayabilir.

4. Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarılır. Kişi, otobüs zamanında gelmediği için, hiç bir işinin yolunda gitmediği yargısına varabilir. Ya da arkadaşı zamanında telefon etmediği için, artık hiç kimsenin onunla ilgilenmek istemediği sonucunu çıkarabilir.

5. Ya hep ya hiç biçiminde düşünme: Her türlü olay 'ya hep ya hiç' kuralına göre değerlendirilir. Mükemmel olmayan her şeyin berbat olduğu yargısına varılır. Kişi, yalnızca siyah beyazdan oluşan, diğer tonları olmayan bir yargılama sistemine sahiptir.

6. Küçümseme veya büyütme: Kişi başarılı olduğu işleri küçümserken, hatalarını abartır.

 

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI ARTIK TEDAVİ EDİLEBİLİYOR

İkbinüçyüzyıl önce adı konup tanımlanmış bir insani sorun olan aşırı duygulanma halleri, yani aşırı üzülme ve aşırı coşma, ancak son elli yıldır etkili bir şekilde tedavi edilebiliyor. Çağımızın çözümlenebilir sorunu olan çöküntü ve taşkınlık, artık, hekimlerin diğer tedavi edilebilir hastalıklar gibi gördüğü bir sorun. Aslında acısını da çeken bilir. Bir düşünün: Bir zamanlar ne denli iradeli bir insan olsanız da gün gelip, bir nedenle çaresiz, çekilmez çözümsüz bir insan oldunuz ve hatta size bu işten kurtulmak olası değil gibi geliyor ve bunu çözmenin tek yolunun ortadan yok olmak olduğu bile aklınıza geliyor. Eşiniz dostunuz artık eskisi gibi kolay anlaşılır bir insan olmadığınızı ima ediyor ve sizin kendinizden yakındığınız kadar onlar da sizden yakınıyor. Sonra birisi diyor ki, dostum, boşuna bu çektiklerin, bunun çaresi var! İnanmak ne kadar da zor. Oysa bunun çok uzun bir öyküsü vardı, bunlar nasıl düzelir? Yarı inanır yarı inanmaz bir halde bir uzmana gidiyorsunuz, ve tanı konuyor: "Bu bir depresyon..." Sunulan çareye inanmamakla birlikte sizi denemeye davet eden çağrıya kulak verdiğinizde bir ay gibi bir sürede, dünyaya bakarken kullandığınız gözlükler değişiyor. Kendinize güveniyor, dünyayı yaşanır bulur oluyorsunuz. Eskiden kafanızda binlerce kez evirip çevirdiğiniz sorunlar size artık çözülebilir geliyor. Bunu da hekimin size yazdığı bir reçeteye ve/veya sorduğu bazı sorulara borçlusunuz.

Yanlış anlamadınız, çöküntü ve taşkınlık artık tedavi edilebiliyor. Yeterki siz bir uzmanın sizi değerlendirmesine izin verin. Bunu deneyenlerin yaklaşık yüzde yetmişi çare buluyor. Bu hiç de düşük bir oran değil.


Hazırlayan:
Psikiyatrist         
Doç. Dr. Levent METE 
genetikbilimi.net

Teşekkürler vaveyla
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Suphiye

  • Su Damlası
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6793
  • Cinsiyet: Bayan
  • Bir Çığlıktı Yalnızlığım,Hepiniz mi Sağırdınız...?
Stresi işle yenin
« Yanıtla #5 : Aralık 25, 2005, 18:21:21 ÖS »
Prof. İbrahim Balcıoğlu: Stresi işle yenin, başarının ilk şartı meşguliyet

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr....   

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, insanların büyük bir stres altında olduğunu belirterek, "Stres konusunda her insanın bilgi sahibi olması gerekir. Stresle mücadelenin ilk şartı meşguliyettir" diye konuştu. TGRT HABER TV'de canlı olarak yayınlanan "Çerçeve'den Yansımalar" programında Türkiye Gazetesi Genel Yayın Müdürü Fuat Bol ile Gazeteci - Yazar İsmail Kapan'ın bu haftaki konuğu İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu oldu. Prof. Balcıoğlu, stres, sebepleri ve tedavisi ile şiddetle mücadele gibi konuların ele alındığı programda, Bol ile Kapan'ın sorularını cevaplandırdı.
Bütün Vücudu Etkiler

Prof. Balcıoğlu, toplumda giderek yaygınlaşan stresi değerlendirirken, stresin hemen herkesi ilgilendiren bir boyutu olduğunu söyledi. Stresin bütün vücudu etkilediğini ifade eden Prof. Balcıoğlu, "Stres, insanı ruhsal, bedensel ve toplumsal olarak etkileyen, hastalıkları başlatan bir faktördür. Öncelikle beyindeki sinir hücrelerini etkiler. Uykusuzluk ve gerginlik biçiminde kendisini belli eder. Eğer insanı mağdur edecek seviyeye çıkmışsa o zaman kişinin tedaviye ihtiyacı vardır" dedi. Stresin çeşitli organları olumsuz etkileyebileceğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, "Sanayileşmenin olduğu yerde stressiz bir hayat olamaz. İnsanımız bugünkü şartlar altında çok büyük bir stres altında. Bu geçmişten beri süregelen bir durum. Sürekli savaşan toplumun insanları bir gerginlik içindedir. Buna bir de hastalıkları, göçü ve fakirliği eklerseniz, toplumumuzun sürekli gerginlik, stres içinde olduğunu söyleyebiliriz" dedi.

Herkes Bilgilenmeli

Depremlerin insanların ruh sağlığı üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu ifade eden Prof. Balcıoğlu, "1999'daki Körfez depreminde, bütün Türk halkı büyük bir özveriyle bölgeye yardım etti. Bu çerçevede Türk tıbbı büyük bir özveriyle çalıştı ve deprem sonrası ruhsal travmalar önlendi" dedi. Halkın gerek kendinden kaynaklanan ve gerekse çevre şartları sebebiyle büyük bir gerginlik içinde olduğunu belirten Prof. Balcıoğlu, "Bu konuda her kişinin stres konusunda bilgi sahibi olması gerekir" diye konuştu.

Egzersiz Çok Faydalı

Stresle başa çıkmak için öncelikle sebeplerinin bilinmesi gerektiğini ifade eden Prof. Balcıoğlu, "Stresten korunmanın ilk şartı meşguliyettir. İnsanların işinin dışında bir meşguliyetinin olması gerekir. O zaman insanlar zihinlerini meşgul eden düşüncelerden uzak kalır. Bu konuda spor çok önemlidir" dedi. Prof. Balcıoğlu, sporun insan üzerindeki etkileri konusunda şunları söyledi: "Kalp hekimleri, hastalarına ameliyattan sonra hareketi tavsiye eder. Bunun ağrılara rağmen yapılması istenir. Bu diğer branşlar için de böyledir. Bir hocamın tespitini söyleyeyim; spor yapanlarda ani ölüm oranı 200 bin kişide birdir, spor yapmayanlarda ise bu oran 15 binde birdir. Tansiyon hastalarında sporun çok büyük bir faydası olduğu bilinmektedir. Şeker hastalarının hayatlarının daha kaliteli olmasında sporun faydasının olduğu da bilinmektedir" şeklinde konuştu.

Terleyene Kadar Spor


Öldürücü darbesi olmayan, bireysel yönü ağır basan spor dallarının tavsiye edildiğini belirten Prof. Balcıoğlu, "Sporun psikolojik yönü çok önemlidir. Uykuyu düzenler ve sükunet sağlar. Ancak spor, terleyecek düzeyde yapılmalıdır. Bazıları günlük telaşın hareketli geçtiğini söylüyor, bu yeterli değil, kişi terleyecek seviyede hareketlilik içinde olmalıdır. Depresyonun da çeşitli belirtileri olduğunu belirten Prof. Balcıoğlu, "Depresyon tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Kişi ilacını alacak, spor yapacak ve moral gücü ile iyileşecek" dedi.

Tahriklerden, Bilgi İle Kaçalım

Prof. Dr. Balcıoğlu, stres içindeki profesyonel sporcularla ilgili olarak da, "Bu stresi aşmış, bir şiddet durumudur. Bu başlı başına bir konudur. Sporun maksadıyla bağdaşmaz. Biz bunu sağlık merkezli olarak ele aldığımızda, şiddet uygulayan insanların sağlık problemleri üzerinde dururuz. İnsanlar, bazı bedensel hastalıkları sebebiyle gergin ve saldırgan olabilir. Bunun için kişinin muayenesiyle birlikte gerekli tetkiklerin yapılması istenir" diye konuştu.

Şiddetsiz Çözümler

Bağımlılığın her türlüsünün tehlikeli olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu, "Bağlı olacağız, ancak bağımlı olmayacağız. Bireyselleşeceğiz. Eğer taraftarlık, bağımlılık haline geldiyse tehlikelidir. Elbette herkes kendi takımını tutacak, ancak iyiyi, iyi oyunu tasvip etmeliyiz. Bu da bireysel olmakla mümkündür. Bir insan, bir takıma bağımlı olmuşsa ve rakiplerini 'öteki' olarak görürse o zaman o insanın tedaviye ihtiyacı vardır. Bu konudaki tedavide ise insanların bilgilendirilmesi gerekir. Biz toplum olarak birçok problemi şiddetle, dayakla çözmeyi alışkanlık haline getirmişiz. Bunun böyle olmadığını insanlarımıza anlatmamız, öğretmemiz gerekir. Bu her alanda olduğu gibi sporda da böyledir. Şiddeti değil, bilgiyi ön plana alan bir tutum sergilemeliyiz. Bunu özellikle gençlerimize karşı titizlikle uygulamalıyız. Toplumda tahrik her zaman olur, tahrikten de bilgiyle kaçınabiliriz. Ayrıca sporu doping ve benzeri durumlardan uzak, ahlaki sınırlar içinde yapmalıyız" dedi.

Gençler Tehdid Altında

Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu ergenlik yaşında görülen problemlerle ilgili olarak, İngiltere'de yapılan bir araştırmayı örnek gösterdi. Balcıoğlu, "İngiliz olmayanlar arasındaki suç işleme oranı en fazla Türkler arasında çıkmış. Şu anda övündüğümüz genç bir nüfusumuz var. Ancak bu genç nüfusun uyuşturucu kullanımı çok önemli, çok ciddi bir konu. Bu dönemde kazanılan bir alışkanlık ömür boyu sürer. Bir çocuk sigaraya alışırsa onu sürdürür, spora yönlendirilirse sporu sürdürür. Bu dönemdeki gençler alıngan bir yapıda olacağı için, terör ve benzeri örgütler bu yaşları seçer. Bu dönemde intihar da ön plana çıkar. En önemlisi, bu dönemde gençler birisini kendilerine örnek seçer. Eğer siz burada eğitime ağırlık vererek iyi bir örneğe yönlendirirseniz genç onu takip eder. Bu mümkün olmazsa, topluma zarar veren belli anlayışları örnek seçer ve örnek aldığı kişinin sahip olduğu özellikleri sergiler. Ergenlik döneminde, gençlere toplumun her kesiminin yardımcı olması gerekir. Bu gençlerin enerjilerinden istifade etmeliyiz. Genç nesil uyuşturucu ve sigaranın tehdidi altındadır ve bu konuda toplumun her kesimine görev düşmektedir. Çünkü bu durum toplumumuzu tehdit eden bir boyuta gelmiştir" şeklinde konuştu.

Göç Meselesi

Prof. Balcıoğlu, göç ve getirdiği meselelerle ilgili olarak da şunları söyledi: "Göç önemli bir dert. Şu anda veremde bir patlama yaşanıyor ve bunun en önemli sebebi göç. Ayrıca şehirde oturmakla şehirli olmak aynı şey değildir. Göçün çeşitli boyutları var, ancak sağlık yönüyle göçün insanın bedensel ve ruhsal sağlığını tehdit ettiğini söyleyebilirim. Yaşanan kapkaç ve benzeri olayları yapanlar bu ülkenin insanları. Bu insanları araştırdığınızda her açıdan desteğe ihtiyacı olduğunu, çoğunun sağlığının bozuk olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla toplum olarak herkesin, özellikle sivil toplum örgütlerinin bu tür insanlara yardımcı olması, eğitilmeleri konusunda çalışmaları gerekir."



Kaynak:www.netgazete.com
 
Yokum!

Çevrimdışı world

  • Üye
  • *
  • İleti: 128
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Stresi işle yenin
« Yanıtla #6 : Aralık 25, 2005, 19:42:04 ÖS »
BİLGİLENDİRMEN HARİKA..TEŞEKÜRLER...

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Psikiyatri
« Yanıtla #7 : Ocak 08, 2006, 19:32:41 ÖS »
Sosyal Pedagog Macide Serpemen*

Hemen hemen her çocuk yuvasında, özellikle saldırgan davranışlar gösteren bir veya birkaç çocuk bulunur. Eğitmenler genellikle ne yapacaklarını bilemezler: Bir yandan diğer çocukları korumak, diğer yandan da agresif çocuğa yardım etmek isterler. Ama nasıl?

Parkta, yuvalardaki çocuk gruplarında veya okulda, daha doğrusu çocukların toplu olduğu yerlerde genellikle en azından bir çocuk vardır ki, genellikle erkek çocuğudur, diğerlerini rahatsız eder; her fırsatta onları itmek, ısırmak veya onlara vurmak ister ve yapar da. Diğer çocukların anneleri, veliler sinirlenir; genellikle de agresif çocuğun ailesinin eğitiminin yanlış olduğunu düşünür, şikayet eder ve mümkünse bu çocuğun gruptan, sınıftan atılmasını veya uzaklaştırılmasını isterler. Öğretmenle, eğitmenle, müdürle tartışmalar başlar, çocuk cezalandırılır, kimse yanına yaklaşmaz. O artık damgalanmıştır.

İşte, tam da bu noktada dikkat etmek gerekir: Unutulmamalı ki, yarın bu tutum içinde olan velilerin çocukları da aynı şeyleri yapabilir. Çünkü bütün küçük çocuklar onlara ilk anda hoş gelen, heyecanlandıran, gücünü ortaya koyan şeyleri yapıp denemek isterler. Vurmak, ısırmak, saçından çekmek caziptir, heyecan vericidir; güçlü olduğunu, kuvvetini, elinin çabukluğunu göstereceği yollardır bunlar. Şüphesiz bir- iki yaşındaki bir çocuk altı yaşındaki bir komşu kızının saçını çekiyorsa konu olmaz. O henüz bu yaşlarda başka çocukların hislerini anlayamaz, kendini onun yerine koyamaz. Bu nedenle de yetişkinler dikkat etmeli ve onu engellemelidir, engelleyebilmek için mümkün olduğunca göz önünde olmalıdır.

Çocuk zamanla, yaşı ilerledikçe bu davranışının yetişkinlerce onaylanmadığını, annesinin üzüldüğünü fark edecek; diğerlerine acı verdiğini, kendini kabul ettirmek için başka yolların olduğunu öğrenecektir. Ancak çocuk, yaşı ilerlemiş olsa da davranışlarını değiştirmeyebilir. Çünkü o sürekli bu yolla başarılı olmakta olduğunu görmüş, istediklerini bu yolla elde etmiş, vurarak, iterek istediği oyuncağı arkadaşının elinden almış, hatta artık diğer çocuklar o vurmadan, tekmelemeden onun istediklerini yapar olmuşlardır. Ya da çocuk kendi isteklerini ifade etmek için başka bir yol göremez, bilmez. Genellikle kendini sözlü olarak iyi ifade edemeyen, ifade ve konuşma zorluğu olan ve de konuşabilmek için tez canlı, sabırsız olan çocuk için ısırmak, tükürmek tavır almaya veya derdini anlatmaya göre en kolay ve hızlı yoldur.

Bazı küçük haydutlar(!) daha fazla dikkat çekmek için bu rolde ısrarlı olurlar. Onlar bilirler ki, eğer oyun oynarken yanındakini bağırtırsa, canını acıtırsa, elindeki arabayı hızla alırsa öğretmeni gelecek, ne olduğunu soracak, onun yine ne yaptığını öğrenmek isteyecek, yani bir kez daha o konu olacak, dikkat çekecektir. İstediği zaten budur. Oysa arkadaşı ile sakin oynasa kimsenin dikkatini çekmeyecek, kimse yanına gelmeyecek, ne yapıyorsun diye sormayacaktır.

Bir diğer konu ise şudur: Genelde özgüveni olmayan veya özgüveni hırpalanmış olan çocuk, en azından fiziksel olarak güçlü olduğunu göstermek ve bunu sürekli olarak yeniden ispat etmek ister. Böyle çocukların genellikle sosyal deneyimi azdır. Onlar diğer çocukların mimiklerine, bakışlarına, tavırlarına pek anlam veremezler, anlayamazlar ve her zaman, en sıradan, doğal bir durumda bile kendilerine karşı bir tavır olduğunu düşünürler, tetikte kendilerini sürekli savunmada tutarlar.

Tüm bunlar ve benzeri nedenlerle yetişkinler çocukları saldırgan tutumlarından uzaklaştırmak istiyorlarsa, önce yukarda anlatıldığı gibi bu davranışı ortaya çıkaran sebebi bulmalıdırlar. Ondan sonra, çocuğa zaman tanınmalıdır. Değişim için ilk önce zaman gereklidir. Genellikle okul çağına kadar çocuklar için tartışmak kavga etmek, birbirine vurmak, hızla girişmek demektir. Yavaş yavaş bu tutumlarını terk ederler. Ancak bu bizlerin sürekli davranışlarını doğru bulmadığımız, devamlı ayıpladığımızı söylememizle olmaz. Çoğu kez bu tutum ters teper.

Diğer yandan birçok ailede erkek çocukların süratle vurması veya tekme atması genellikle normal görülür. Hatta “görüyor musun yaramazı, kaşla göz arasında ne yaptı” derken biraz da memnuniyet, hayranlık dile getirilir. Çoğu kez “erkek çocuğu dediğin biraz haylaz, yaramaz olmalı” denilerek çocuğa rolü verilir ve bu rol onaylanır da. Kız çocuğu yapmaz, yapmamalı, kıza yakışmaz, ayıp derken”, ama o erkek, doğasında var, ne yapsan engelleyemezsin” denilmez mi? Çoğu durumda, yaşamın bir çok alanında zaten erkek çocuğu eğer erkek gibi erkek olmak istiyorsa vurucu olması gerektiğini ve erkek rolünün de bu davranış biçimi olduğunu görmektedir. Kız çocuğu da genellikle kurbandır, kurban rolünde kalır. Ve yine bir çok kız çocuğu kendileri lehine durumu değiştirmek için saldırıyı yavaşça , sinsice(!) yaparlar; cimdirerek, sessizce saç çekerek.

Eğer bir çocuk diğerini döverse, ona vurursa biz yetişkinler dikkatimizi önce kurbana vermeliyiz. İlk anda saldırgan çocuğu bir kenara almalı, onunla ilgilenmemeliyiz. Çünkü yukarıda belirttiğim gibi o dikkati çeksin diye sıkmıştır arkadaşının kolunu. Biz onun elinden metodunu, onun silahını almalıyız. Bunu nasıl yapabiliriz? Ona başka metodları göstererek. Düşünmeliyiz: bu çocuk özellikle neleri iyi yapıyor, neyle, hangi özellik ve beceri ile diğer çocukların dikkatini çekebilir? Hangi durumda diğer çocuklar kendi içlerine onu kabul ederler? Kendisini ifade edebilmesi, isteklerini dillendirmesi için farklı durumlarda neler yapıyor? Şüphesiz onun da saldırmadığı, farklı davrandığı durumlar oluyordur. Bu durumları gözleyelim ve ödüllendirelim.

Çocuk grubu içinde, vuranın, saldıranın rolü, izleyenler ve vurulanlar, itilenler olmazsa anlaşılmaz. Daima özellikle kuvvetli olan, biraz daha yaşça büyük olan bu rolü alacaktır. Eğer bir çocuk birkaç kez agresif davranırsa, ki olabilir, diğerleri deneyimleri ile bu çocuğu da kabullenirler. Eğer çocuk elleriyle sorunu çözmeye kalkmış ise, diğer hepsi için kimin suçlu olduğu, kimin ilk önce başladığı bellidir. O fişlenmiştir, yaptığı diğer olumlu, iyi şeyler hiç görülmez. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” misali, kimse ona inanmaz ve güvenmez. Diğerleri onunla oynamak, beraber olmak istemez ve kendini farklı yönleriyle gösterme şansı azalır. O da giderek günah keçisi rolünü benimser ve “her zaman saldıran” çocuk tipini kendi de kabullenir ve bu rolü oynar. Hele ki ona kötü davranıldığını hisseder ve görür ise, hiç değiştirmeden ve dozunu artırarak devam eder. Vurur, ısırır, tekmeler. Ve diğerleri haklı olduklarını bir kez daha görür onu dışlamaya devam eder, bu böylece sürer gider.

Diğer bir konu ise, çocuğun agresifliğinin grup içinde çözülmesi, yani konuyu grup ortamında çok yönlü ele alma gerekliliğidir. Ayrıca sorunu grup içinde çözmek aile içinde çözmeye göre daha kolaydır. Çocuk, evde belki de çok farklı davranıyordur. Evde azarlamak, bağırmak ve ceza vermek genellikle duruma yardımcı olmaz, sorunu ağırlaştırır.

Sonuç olarak, grup içinde saldırgan davranışlar gösteren çocuklar dışlanmamalı, olay sosyal bir görev olarak benimsenmeli, eğitimciler ele almalıdır. Sonuçtan herkes, çocuk da, arkadaşları da, eğitmen ve veli de bir şeyler öğrenecektir.

* Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Koordinatörü
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #8 : Ocak 08, 2006, 19:35:28 ÖS »
BUNAMA


beyni diğer tüm organları gibi her gün biraz daha yaşlanmakta ve işlevini eskisine göre daha az yapabilmektedir. Genelde bu kayıp uzun zamanlarda gerçekleştiğinden çevre tarafından farkedilmezler. Ancak yukarıda anlatılan tablo gibi bizim demans olarak değerlendirdiğimiz tablolar oluştuğunda herkesin rahatça farkettiği BUNAMA (Demans) tablosu ortaya çıkar. Bu durumun ne zaman ve hangi nedenle ortaya çıktığı konusu burada açıklayamayacağımız kadar uzundur. Ancak Bunumada (demans ) ortaya çıkan belirtileri aşağıdaki gibi sıralamak mümkindir.

 Bellek bozukluğu olması yani yeni bilgileri öğrenme ve daha önceden öğrenilmiş bilgileri hatırlama yeteneğinin bozulması buna bağlı olarak hafızadaki boşlukları uydurulmak suretiyle doldurulması.
 Konuşmada bozulma,
El kol ve ayaklarda gözle görülür bir bozulma olmamasına rağmen günlük işlerini yerine getirememe (Elbiselerini giyememe , düğmelerini düğmeleyemez ,kaşığı tutamam vs)
Duyu organlarında bozukluk olmadığı halde nesneleri tanıyamama, isimlendirememe ne işe yaradıklarını söyleyememe.
Tasarlama organize etme karar verme belli işleri sıraya koyma ve soyut düşünme yeteneğinin bozulması gibi durumların varlığı.
Bu durum demans olarak adlandırır. Bu rahatsızlıkların tedavi neticesi tam manasıyla düzeltilmesi mümkin olmayabilir ama kişinin günlük işlerini daha iyi yapabilmesi çevresi ile yaşadığı uyum problemlerinin en aza indirilmesi için yapılacak bir takım müdahaleler vardır.

ailenin yapacağı
Bu tür hastaları mümkin ise hep aynı evde ikamet ettirmek , eşyalarının yerini hep sabit tutmak yani hayatındaki değişiklikleri en aza indirmeye çalışmaktır. Çünki öğrenme yetenekleri de kısıtlanan bu tür hastalar yeni çevreye uyum sağlamakta çok zorlanırlar. Bu nedenle yaşadıkları her problemde çevresindekilere sıkıntı verebilecek olaylara neden olurlar
« Son Düzenleme: Ocak 08, 2006, 19:36:31 ÖS Gönderen: Selen »
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #9 : Ocak 08, 2006, 19:39:58 ÖS »
İNTİHAR



Modern çağın insanı çözümlerin tükendiğini hissettiğinde intiharı çözüm gibi görebiliyor. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklarda yaşanılan sıkıntının dayanılmaz olduğu an kaçış gibi ortaya çıkabilen intihar girişimine dikkat etmek gerekir. Her ne kadar bir çok girişim ölümle sonuçlanmasa da bıraktığı bir sürü sekel ile hayatın geri kalanında ciddi sorunlara yol açmıştır.

 Bu nedenle intihardan söz eden hayatın anlamsızlığından bahseden kişilere etrafındakiler dikkat etmelidir. İntihar için risk grubunda bulunanlar için aşağıdakilere dikkatle incelenmelidir.


İntihardan bahsetmeye başlayan erkekler kadınlara göre daha risklidirler. Tamamlanmış yani ölümle sonuçlanmış intihar girişimlerinde oran bir kadına karşılık 4 erkektir


Özellikle beyaz erkeklerde olmak üzere yaşlılarda gençlerden daha fazladır.


İntihar eden vakaların % 70’inden fazlasında intihardan önce bir depresif atak vardır.


Tahmin ettirici olabilir. İntihar sonucu ölen hastaların çoğunluğu bunu ilk ya da ikinci girişimlerinde bunu başarır. Çok sayıda girişimleri olan hastalar (4 yada daha fazla) intiharı gerçekleştirmekten çok gelecekte yeni girişimlerde bulunma riski altındadırlar.


Muhtemelen kendini tedavi etme amacıyla, son zamanlarda başlamış alkol veya kendiliğinden uyku ilacı kullanımı varsa risk artmıştır.


Şiddetli bilişsel yavaşlama , psikotik özellikli depresyon, varsa risk artar.


Depresif bir hasta tedavi edilirken, intihar konusunda organize bir planının bulunup bulunması (mesela ilaç alıp ölmek bir yerden atlayıp ölmek gibi) başarılmış intiharı artırır. Bu nedenle hem doktor hem de hasta yakınları mutlaka bu konuda dikkatli olmalıdırlar.


Sosyal desteğin kötü olması da başarılmış intiharları artıra bir faktördür.


Psikiyatrik hastalığın üstüne ilave oluş tıbbi bir hastalıkta intihar riskini artırır.


Sonuç olarak etrafınızdaki insanlardan biri hayatın anlamsızlığından bahsetmeye başlamışsa veya size hayat yaşamaya değmez geliyorsa bunun altındaki sorunun çözümünü aramanız gerekir. Ve tedavi ettirmeniz gerekir.

Her şeye rağmen hayat yaşamaya değer
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #10 : Ocak 08, 2006, 19:43:13 ÖS »
Hayatın Anlamı ve Ölüm



Ölümün kaçınılmazlığı insanı ve insan bilimcilerini her zaman düşündürmüş ve hayatın anlamı üzerinde insani araştırma yapmaya doğru yönlendirmiştir. Eğer tüm yapıtlarımız bir gün yok olup gidecekse yaşamın ne gibi kalıcı bir anlamı olabilir ? Bu soru bireyin huzurunu kaçırabilir ve yaşamın anlamsız, amaçsız olduğuna dair düşünceler gelişebilir. İnsanlar yaşamlarında anlam arayan yaratıklardır. Biyolojik olarak sinir sistemi, beynin kendisine gelen uyarıları otomatik olarak, belli bir sistem içinde gruplandırması esasına göre düzenlenmiştir. Anlam aynı zamanda bir egemenlik duygusu da sağlar. Belli bir örüntüden yoksun, gelişigüzel olayların karşısında kendimizi çaresiz ve şaşkın hissettiğimiz için, onları düzene koymaya ve bunu yaparken de onların üzerinde bir denetim duygusu kazanmaya çalışırız. Daha da önemlisi anlam, değerlerin ve dolayısıyla davranış kurallarının kaynağını oluşturur. Bu durumda niçin sorularının ( niçin yaşıyorum ? ) yanıtı, nasıl sorularına ( nasıl yaşıyorum ? ) bir yanıt getirir.
Anlam arayışı, haz arayışına benzer ve aynı şekilde dolaylı olarak yönlendirilmelidir (I. Yalom ). Anlam, anlamlı etkinlikler sonucunda oluşur. Her insan kendi yaşamına kendi etkinlikleriyle anlam katmak zorundadır. Freud yaşamın anlamının “ Üretmek ve sevmek” olduğunu söylemiştir.
Bir çocuk büyütmek, aşk, aile kurmak, çalışmak, para kazanmak, kitap yazmak, yardım kurumlarında çalışmak, bilgiyi paylaşmak, gelecek kuşaklara paylaşılabilecek birşeyler bırakmak. Bunlardan biri veya birkaçı, bireyin hayatını anlamlandırabileceği öğelerden biri olabilir.
Yaşamımızı çift ya da gruplar içinde geçirmek için pek çok çaba sarfederiz. Ama nasıl yalnız doğmuşsak, yalnız ölmek zorunda olduğumuz da bir gerçek olarak bilincimizdedir.
I.Yalom10 yılı aşkın bir süre ölüme yaklaşan kanser hastalarıyla yaptığı çalışmalarda, ölmenin en korkunç yanının, onu yalnız yapmak zorunda olduklarını öğrenmiştir. Bununla birlikte ölüm anında bile, bir başkasının tüm varlığıyla yanımızda olmasını istemek ölümün yalnızlığını hafifletebildiğini öğrenmiştir.
“ Teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur “.
Yalom’un ölümü bekleyen kanser hastalarıyla yaptığı çalışmaların sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz :
· Bu hastalarda terkedilme korkusu ve yakınlarına yük olacakları kaygıları
· Ölüm ve ölümün bilinmezliğinin yarattığı korku duygusu
· Nefes alamayacakları, şiddetli acı duygusu yaşayabilecekleri, fiziksel görüntülerinin bozulabileceği, idrar ve dışkının kontrol edilemeyeceği, hastanın bilincini yitirebileceği endişeleri
· Dini inaçlara bağlı olarak hastalığı işledikleri günahlar için bir ceza olarak kabul ederek suçluluk duyguları
· “ Bu neden benim başıma geldi ? “ sorusuna karşı “ ÖFKE “nin, kızgınlığın ve agresyonun oluşması.

Yalom ölüme karşı ruhsal tepkinin 4 basamaktan geçtiğini söylemiştir.

1. İNKAR
Ölümle sonuçlanacak bir hastalığı olduğunu öğrenen kişi de ilk oluşacak tepki “İNKAR“ olabilir. Hasta “ Hayır, bu doğru değil, yanlışlık oldu, ben hasta değilim” şeklinde inkar savunması ile kaygı ve depresyonla mücadele edebilir.
2. ÖFKE
Hasta “ Neden ben ?” sorusuna yanıt arar ve yaşamını sorgular. Yakınlarına ve doktorlarına ÖFKE duymaya başlar. Bu öfkesinden ürken aile bireyleri hastadan uzaklaşabilir veya ayırdıkları zamanı azaltırlarsa, hasta çaresizlik duygularını daha yoğun hisseder.
3. DEPRESYON
Hastada kendini suçlama, ümitsizlik ve çaresizlik duygularına bağlı olarak depresyon gelişir.
4. KABULLENME
Hasta artık durumunu kabullenmiş ve bir yerde şansızlığına ya da kaderine boyun eğmiştir. Hastalara kabullenme sürecinde, ABD ve Avrupa’da psikoterapi yardım ve destek grupları yardım verir. Bu gruplarda hastaların kendilerini ifade etmeleri sağlanır ve iyileşme ümidinin ölümü, huzurla kabul etme ümidine dönmesi için desteklenirler.
Ülkemizde henüz ölümü bekleyen hastalar için psikoterapi grupları oluşmamıştır. Ama kültürümüzde hasta ve yaşlı insanlara verilen önem, aile bağları, hasta kişileri hastanelerde ziyaret etme, yalnız bırakmama gibi insani öğeler, kısmen de olsa bu insanların acılarını göğüslemede onlara yardımcı olmaktadır
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Suphiye

  • Su Damlası
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6793
  • Cinsiyet: Bayan
  • Bir Çığlıktı Yalnızlığım,Hepiniz mi Sağırdınız...?
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #11 : Ocak 08, 2006, 19:44:08 ÖS »
Teşekürler selen paylaştığın konular için
Yokum!

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #12 : Ocak 08, 2006, 19:49:16 ÖS »
Eviçi Şiddet





Acil birimlerde eviçi şiddet, genellikle bildirilmemekte, fark edilmemekte ve tedavi edilmemektedir.

Shakespeare'in büyük trajedilerinden biri olan Othello'da, ana karakter, kıskançlığının ve karısının ihanetinden duyduğu kuşkunun o kadar etkisindedir ki, onu sözel olarak taciz eder ve sonunda boğarak öldürür.

Eviçi şiddet olayları, edebiyatta ve sanatta sık olarak işlenmektedir. Günümüzde eviçi şiddet, hekimler ve toplumdaki diğer örgütler için gittikçe artan bir kaygı konusudur. Eviçi şiddetin, 15-44 yaşlarındaki kadınlarda, başta gelen bir travma nedeni olduğu düşünülmektedir.

JAMA'nın bu sayısında özet olarak sunulan bir makalede, hastanelerin acil birimlerine başvuran kadınların yaklaşık %37'sinin yaşamlarında eviçi şiddete maruz kaldıkları bildirilmektedir. Buna rağmen, daha önce yapılan çalışmalar, bu tür tacize maruz kalan kadınların %5 gibi küçük bir bölümüne, acil birim personeli tarafından tanı konduğunu ve tedavi uygulandığını göstermektedir. Bu çalışmada aynı zamanda, son bir yıl içinde kadınların %14'ünün fiziksel ya da cinsel istismara maruz kaldıklarını, %2'sinin ise bu tür şiddet nedeniyle maruz kaldıkları yaralanmalarla hastaneye başvurduklarını söyledikleri bildirilmektedir.

Araştırmacılar, acil birim personelinin, eviçi şiddet konusunda daha bilinçli olmaları, şiddete maruz kalmış kadınları tanımaları ve tedavi edebilmeleri ve ileride maruz kalabilecekleri şiddeti önleyebilmeleri gerektiğini düşünmektedirler.

EVİÇİ ŞİDDET NEDİR?

Eviçi şiddet (aynı zamanda eşe yönelik şiddet olarak da anılır), eş, eski eş, erkek ya da kadın arkadaş ya da aynı evde oturan bir kişi tarafından fiziksel şiddet uygulanması şeklinde tanımlanır. Günümüzde sadece ABD'de, her 15 saniyede bir kişinin eviçi şiddete maruz kaldığı tahmin edilmektedir; bu, her yıl 2.5 milyon kişinin eviçi şiddete maruz kalması anlamına gelmektedir. Eviçi şiddetin bir şekli olan baskı, bir ilişkide şiddet ve sindirme, tehdit, psikolojik taciz ya da çevreden ayırma gibi yöntemler kullanılarak, karşısındaki kişi üzerinde korku ve kontrol oluşturulmasıdır.

EVİÇİ ŞİDDETİN DURDURULMASINA NASIL YARDIMCI OLABİLİRSİNİZ?

Bir eviçi şiddet olayını gördüğünüzde ya da duyduğunuzda, hemen polis çağırın.

İş arkadaşınızın, dostunuzun, komşunuzun ya da sevdiğiniz birisinin baskıya maruz kaldığından kuşkulandığınızda, onunla konuşarak ya da yardım için başvurmasını teşvik ederek, olaya müdahale etmeyi düşünebilirsiniz.
Başkalarının eviçi şiddet konusunda bilgi edinmelerine yardımcı olun. Bulunduğunuz işyerine, derneğe ya da kulübe konuşmacılar çağırmayı düşünebilirsiniz.
EVİÇİ ŞİDDETE MARUZ KALDIĞINIZDA NE YAPABİLİRSİNİZ?

Eviçi şiddete maruz kaldığınızda, acil tıbbi yardım için başvurabilir ya da kadınlara şiddet uygulanmasını önlemeye yönelik bir kuruluşu arayabilirsiniz. Örneğin, MOR ÇATI: Tel: (0212) 233 60 85
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #13 : Ocak 08, 2006, 19:52:02 ÖS »
Antisosyal Davranış Bozukluğu
Antisosyal Davranış Bozukluğu :

1- Başkalarının mallarına ve bedensel bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız davranışlar.
2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik mesafesizlik, saygısızlık.
3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi davranırlar.
4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler.
5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar.
6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler. Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka almazlar.
7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar.
Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı " mesafesizlik " vardır. Çocukluk öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama, evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik çağına gelmemiş gençlerse hemen " kişilik bozukluğu " tanısı konmalıdır.
8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar yaratacak şekilde dışa vururlar.

Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve kendileriyle ilişki kuramazlar.

Diğer belirtiler :

· Öfke patlamaları, kurallara itaatsizlik, hırsızlık, yalancılık
· Vicdansızlık
· Kendisine güçlü görünme isteği. Dışarıdaki insanlara öfke ile güçlü göründüklerini varsayarak, içlerinde güçlü olduklarını sanırlar.
· Ortamı bilgi ile değil, agresyon gerilimi ile kontrol etmek isterler.
· Kendilerini anlamaktan uzak ve her problemde çözümü dışarda arayan kişilerdir. Öfkeyi dış dünyaya akıttıkça kendini savunmuş olur; ama daha çok öfkelenerek bir kısır döngünün içinde kalır. Köşeye sıkışmış hisseder, riske girer, çaresizliği ve çözümsüzlüğü hep öfke nedeniyledir.
· Bu insanların öfkesini bastırıp yenebilen tek duygu kaygıdır. Kaygı yaşarlarsa öfkeleri sönebilir.



ANTİ SOSYAL YAPININ OLUŞUMU


Çocukluk yaşantılarında sevgi beklentileri verilemediğinden, ya da onların ihtiyaçları olduğu kadar verilemediği için, öfke duyguları gelişmiştir. Esasında hissedebildikleri tek duygu da budur.

Çocukluk yıllarında ebeveynlerinin tüm beklentilerini yerine getirdikleri halde, sevgi alamama haksızlığına uğrama onların kurallara uymamalarına neden olur. " Ben kurallara uydum. Sizlerin tüm beklentilerini yerine getirdim ama gene beni sevmediniz. Kurallara uymuyorum, onlara çok öfkeliyim " diye düşünür. Sevgiler verilmediği halde ortalıkta dolanan, sevgi arayan, sevgi dilenen, zavallı, sefil çocuk halini görmek istemez. Antisosyallerde bir SAYGI sorunu vardır. Kendi tarzında hala bugün de sevgi aramaktadır. Ancak parası olunca ailesini görmeye gider. Kendine saygı duyamama ve hala sevgi arayan kendime saygı duyamama, kendisine ve diğerlerine hala sevgi aradığı için duyduğu öfke vardır.

Antisosyaller başkalarını önemsedikleri zaman sevgiye ihtiyaç duyabilecekleri ve bunu alamayacakları korkusu ile sevgiye yatırım yapmazlar.

Alkolizm, madde bağımlılığı gibi, aşırı hız gibi kendilerine zarar veren eylemlerde bulunurlar. İç dünyaları fırtınalı ve çok hareketlidir. Duyarsızlıkları bir maske, sevgi açlıklarına karşı giydikleri bir savunma elbisesidir ve denge bulmalarına yardım eder.

Antisosyallerin nörolojik bozuklukları da olabilir. Çocukluktan kalma skelleri olabilir.

Dürtüsellik, kısa vade davranışları, rahatsızlığın ana yapısını oluşturmaktadır.

Tedavi ilaç ve psikoterapi iledir.
 
Histerionik Davranış Bozukluğu
Histerionik Davranış Bozukluğu aşağıdaki davranışlarla ortaya çıkar :

1- İlgi ihtiyacı
Bu kişiler ilgiye öylesine ihyiyaç duyarlar ki, kendilerini hep ilgi odağı yapacak davranışlar sergileyerek merkezde olma, odak olma çabaları vardır.
2- Abartı
Duygularını, üzüntülerini, sevinçlerini, öfkelerini ( öfkeyi saldırgan olmadan ) abartarak ortaya koyarlar.
3- Abartılı anlatım
Küçük bir olayı çok daha derin bir içerik taşırmış gibi anlatırlar.
4- Abartılı yaklaşım
Kişilerle mesafesizdirler. Yeni tanıştıkları kimselerle doğal olan mesafeyi hızla kapatmak isterler.
5- Cinselliği kullanma
Cinsel çekim yaratmak ve cinselliği vurgulayarak, karşı cinste etki yaratmak isterler. Giyim ve davranışlarını bu yönde kullanırlar.

Bu kişiler genelde yüzeysel ve derine doğru ilerleyememiş bireylerdir. Bu insanlara yaklaşılırsa şişirilmiş bir balon gibi yüzeysel bir genişleme görülür. İçleri boştur ve bir balon gibi sönerler. Çünkü abartılı duygusallığın karşısında YÜZEYSELLİK duygusunun ifadesinde hemen görülür. " Üzüldüğün zaman ne oluyor ? Nasıl yaşıyorsun ? Korku sana ne yaşatıyor ?" denildiğinde birşey belirleyemez. Duygu derinliği yoktur. Karşısındaki kişinin ilgisini çekip, ilgiyi aldıktan sonra derinliğe dalamazlar. Bir şekilde narsist bireyleri hatırlatırlar.

Histerionik kişiler, Antisosyal kişiler gibi DÜRTÜSELLİKLE hareket ederler ve ötekini düşünmezler.

Öfke vardır. Dikkati çekemezlerse ilgisizlik karşısında hemen öfkeye kapılırlar.

"KAYGI"lıdırlar. Bu, ilgiyi çekememe kaygısıdır.

Gerçek anlamda kişilerarası ilişkiyi bilemediklerinden, " Abartılı davranmazsam, kimse benle ilgilenmez " düşüncesi vardır.

Dışardan ilgiye muhtaçtırlar, ama dış dünyadaki kişilerle yakınlık kuramadıklarından ilişkileri sığ kalır. Evlenebilirler ve evlilik ilişkileri de belirli bir sığlıkta kalır. Partner buna razı ise evlilikleri sürebilir.
Histerionikler zeki insanlardır. Sosyal gruplarda dikkati çekmek için herkesi eğlendirip palyaçoluk yapabilirler. Yaşamda başarı söz konusu olduğunda ise orta ölçekte kalırlar.

İlgisizlik, başarısızlık ve ilişkilerde sorun yaşadıklarında hemen TERKEDİLME kaygısı taşıdıklarından DEPRESYONA girerler. " Ben daha başka güzel ilişkilere layığım " diyerek abartılı aşk, abartılı istekler adına ilişkilerini kaybedebilirler. Ya da ilişkilerinde dengesizlik yaşayarak yaşantıları sürer.

Depresyona girmezlerse tedavi ihtiyacı duymazlar. Tedaviye gelmişlerse, bilinçlendirme ve bilgilendirme terapileri önem kazanır. Hızlı yüzleştirmelerden hoşlanmazlar, terapiyi bırakabilirler. Sadece sorunları olduğu zaman terapiye gelmek isterler. Bir süreklilik ve iş disiplini göstermekte güçlük çekerler.
 
Paranoid Davranış Bozukluğu
DSM IV'e göre, paranoid kişi ergenlik yıllarından başlayarak insanların kendisine kasıtlı olarak kötülük yapıp zarar vereceğine inanır. Kişiler içinde bulundukları duruma göre zaman zaman böyle süreçler yaşayabilirler; bu normaldir. Ancak paranoid kişiler, sosyal ortam, kültür ve kişiler değişsede, kültürden bağımsız olarak daima herkesin kötü olduğunu, tehlikeli olduğunu, zarar vereceklerini söyleyerek herkesi itham ederler.

Genelde aile ve iş arkadaşları onlardan bıkar ve terapiye getirilirler; ama onlar kendilerinde bir bozukluk olduğuna inanmazlar ve hep çevreden yakınırlar. Terapiste de güvenmezler ve haksızlığa uğradıklarını söyler dururlar.

Hiçbir yeterli kanıtları yoktur ama daima sömürülüp, zarar görecekleri inançları nedeniyle herkese ve herşeye şüpheyle yaklaşırlar. Sıradan olaylar ve konuşmalardan, kendilerini küçük düşürücü anlamlar çıkarırlar. Gerçek bir olay olursa hemen saldırır ve affetmezler. Şüphecilikleri nedeniyle kendileriyle ilgili hiçbir şey konuşmazlar ve paylaşmazlar. Partnerlerinin sadık olup olmadığından sürekli şüphe içindedirler. Sürekli arkadaşlıkları yoktur. Dünyanın güvenilmez ve ne yapacakları belli olmayan, kötülük düşünen insanlarla dolu olduğuna inanırlar ve sürekli anksiyete yaşarlar. (Ogden, 1986)

(Bakınız Paranoid Kişilik Bozukluğu)
 
Narsisistik Davranış Bozukluğu
Narsisler herşeyi kendisinin en iyi yaptığına inanan, içlerinde çok önemli işleri başaracaklarına dair düşünceleri olan, eleştirilere kapalı, tepkisel kişilerdir.

Eleştirildiklerinde, kıskanç, kendilerini çekemeyen kişilerle karşı karşıya olduklarını düşünürler. Kendilerinden yukarıda tanımladıkları insanları da, onların elde ettiklerinden dolayı kıskanırlar.

Bir empati (kendini karşındakinin yerine koyabilme) duygusal iletişim kurabilme eksikliği, hissedememe, sevinci paylaşamama vardır.

Kendi amaçlarına ulaşabilmek için, başkalarını hiç vicdan azabı duymadan kullanabilirler. Narsisler, antisosyaller gibi saldırganca değil, sakin bir şekilde başkalarının imkanlarından yararlanırlar.

Devamlı övülme ve saygıya muhtaçtırlar. Karşılarındakinden hayranlık ve saygı alma ihtiyaçları çok yükselmiştir.
Özel bir yaklaşımı hakettiği düşünceleri vardır (Örneğin bir ödeme için sıraya girmemek, rezervasyon gereken otel ve lokantalarda onlara yer açılması gibi).

Öfke patlamaları ve tepkisel davranışlar gösterebilirler (Dürtüsellikle aniden aklına eseni yapma gibi)
Narsisler gergin insanlardır. Havada gerilim vardır, kendimizi denetlememiz gerekir gibi hissederiz.

Terkedilmeye toleransları yoktur. Öfke ile cevap verirler ve bir süre partnerlerini bırakmak istemezler. Ama sonra sükunet gelir. Bazen kendilerini terkedeni aşağılayarak "Git !" de diyebilirler.

Özsaygı eksiklikleri vardır. Kendilerine iç dünyalarında duyamadıkları saygıyı ve beğeniyi başkalarından almak isterler.
Narsisler çocukluklarında hakettikleri halde sevgi alamamışlar ve hep almaya çalışmış çocuklardır. Hiç ümitlerini kaybetmeden, vazgeçmeden çaba sarfedip sevgi almaya çalışmayı sürdürmüşlerdir.

Yetişkin yaşamlarında " Sevgi almak için ne çok çabalamıştım " diye kendilerine kızarlar ve öfke duyarlar. Kendilerine saygı ve sevgi almak için insafsız davranırlar. Genelde başarılı insanlardır ve yüksek mevkilere yerleşirler. Entellektüel kişilerdir.

Narsisler depresyona girerlerse, psikoterapiye başvurabilirler. Depresyon kendilerini suçlama nedeniyle oluşmuştur ama ben beceremeyen biri olarak geldim demezler. Paranoid, kuşkucu tarafları vardır. Bundan dolayı terapistlerine başlangıçta güvenmeyebilirler. Kaygı ölçekleri de yüksek olduğundan, narsislerle psikoterapi alanında çalışmak, özel bir dikkat ve itina gerektirir.


(Bakınız Narsisistik kişilik bozukluğu)


Yukarıdaki bölümler, Uz.Dr.Serdar Çorum'un, "Jung Analitik Psikoterapi" eğitim çalışması ders notlarından yararlanılarak hazırlanmıştır.
 
İntihar
(İntihar olaylarında ön teşhis kriterlerinin araştırılması)


Hemen hemen tüm toplumlar yakın zamana dek intihar olayına değişik bir açıdan bakmışlar, onu incelemek ve anlamak istememişlerdir. Pek çok milletin kanunlarında ve dinlerinde intihar edenlere karşı cezalar düzenlendiği hemen hepsinin de bu olayı yasakladığı bilinmektedir.

20. yüzyılda Freud'la başlayan psikanalitik görüş ilk defa intihara bilimsel yönden yaklaşmaya gayret etmiş, " Self Hostilitiy - Self Destruction " görüşleri tutmamıştır.

Son yıllarda psikiyatride büyük gelişme gösteren bir kol olan, Sosyal Psikiyatri konuyu daha anlamlı ele almış ve sosyokültürel faktörlerin büyük önemini ortaya koymayı başarmıştır.

Freud'un "death-instinct" ve "meninger" in öldürme arzuları ile sarılmış olma gibi pek yeterli olmayan açıklamalarından sonra, Schnidman ve Fareberown, psikososyal bir görüşle intiharın nedenini incelenmesi ve saptayabildikleri sebepleri görüyoruz.

İntiharı daha iyi bir şarta geçiş ve onur kazandırıcı bir açıdan görenler, Japonların Harakiri'si, bazı din ve mezheplerde görülen üstün derecelere ulaşma isteği, bitik, yaşlı, hastalıklı veya şiddetli ağrısı olanların bir kurtuluş olarak intiharı seçmesi.

Psikozda şiddetli sıkıntı halüsinasyon (Hayal görme) ve illüzyona (Olmayan sesi işitme, yanılsama) bağlı olabilir.
Ölümleri sonucu yasa ve üzüntüye düşürecekleri kimselerin sevgisini kazanıp bu insanları sürekli bir üzüntü ve pişmanlık içinde bırakmak düşüncesi ile.

Yalnızlık, arkadaşsız kalma, birlikte yaşama mecburiyeti, mal ve para kaybı, sevilenlerden ayrılık ve uzaklık veya onları kaybetme, Homoseksüellik, umutsuzluk, idama mahkum olma, kumarda herşeyini kaybetme, iflas, yabancı bir çevreye uyum sağlayamama.

Son yıllarda alkol ve uyuşturucu maddeler ve sinir sistemi uyarıcılarının çok yüksek sayıda kullanılması ile intihar olayları büyük ölçüde artmıştır.

Amerika ve Avrupa'da yakın zaman içerisinde ölümcül hastalığı olan, yoğun biçimde acı çeken insanlara kendini öldürme hakkı (Ötanazi) verilip verilmemesiyle ilgili tartışmalar başlamıştır.


TANIMI


Ölümle sonuçlanan, kendini yok etme eylemi " intihar" olarak tanımlanır. Eylem ölümle sonuçlanmamışsa " intihar girişimi" adını alır.

İntiharla ruhsal hastalıklar arasında önemli oranda bir ilişki vardır. İntihar eden kişilerin %85'inde ruhsal bir hastalık saptanmıştır. Depresyonda olanlardan % 40, psikolojik hasta olanlarda % 2, alkol kullananlarda % 20 oranında olduğu saptanmıştır.

İntihar ve depresyon arasında yüksek bir ilişki vardır. Depresyondaki temel çatışmalardan ve üzüntü, bitkinlik, isteksizlik, boşluk gibi duyguların bozuklukları, intihar öncesi kişilerde görülmeye başlar. Korku, kaygı, öfke, kızgınlık gibi duygulara suçluluk duygusu veya cezalandırma isteği de yerleşebilir. Depresyonda kişinin çevresinden ayrılarak yabancılaşmamasına karşı, intihar olaylarında hastada çevreye ve kendine ilgisizlik, geriye çekilme, kendini yetersiz ve değersiz hissetme duyguları şiddetlenir. Yardım istemez çünkü yardım almayı haketmediğini düşünür.
Kişi kendini intihara götüren tüm bu duygulara ve düşüncelere karşı olumlu, çözüm getirici, acısını dindirebilecek ve yaşamını değiştirebilecek çözümler tasarlayamaz. Kendinde olumsuz yaşam koşullarını ya da ilişkilerini değiştirecek gücü bulamaz. Çaresiz hisseder. Ölümü çözüm getirecek, huzur ve dinginlik sağlayacak bir çıkış yolu olarak algılar.
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...

Çevrimdışı Selen

  • ..
  • Emektar Üye
  • *****
  • İleti: 6728
  • Ne Mutlu Türk üm Diyene..
Ynt: Psikiyatri
« Yanıtla #14 : Ocak 08, 2006, 19:53:24 ÖS »
Stres Nedir?
Bazı insanlar stresi, çıkarttığı migren, yüksek tansiyon, sinir, ülser vb. hastalıklardan yola çıkarak tanımlarlar. Bazıları ise stresi artıran değişkenler üzerinde dururlar (insanlar arasındaki iletişimsizlik, fazla iş, görev değişiklikleri, hızlı değişim gibi).
her birey stresi sezgileriyle az çok algılayabilir. Fakat insanların çoğunun stresi tanımlaması sanıldığı kadar kolay değildir. Stresi, ilk kez Hans Selye tanımlamıştır. Ona göre stres "Bireyle yapılan etkilere spesifik olmayan tepkidir"
Stres bireyi rahatsız eden ortamın (gürültü, zorlama, aşırı iş yükü) ortaya çıkardığı herhangi bir düzen bozukluğuna organizmanın verdiği cevaptır. Şu halde stres, her bireyin adaptasyon yeteneğine göre verdiği tepkidir. Bazılarında pozitif etkiler (enerji, uyarılmış davranış, migren) ortaya çıkarır.
Stresi açıklamada kullanılan "spesifik olmayan tepki" kavramının anlamı; organizmanın her belirlenmiş durumda aynı tepkileri vermediğidir. Örneğin; orgnaizmanın tepkisi hoş bir durum (terfi gibi) ile hoş olmayan bir durumda (tenzil gibi) birbirine benzer. Her iki durumda da, organizma karşılaştığı yeni duruma uyum göstermek zorundadır. Adrenalin salgılayacak, hastalık belirtileri başlayacak, işlevlerde düzensizlik ortaya çıkacaktır.

Stres kaçınılmazdır:
Stres, hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Çünkü, insana çevredeki uyaranlar karşısında daha iyi davranma fırsatını verir. Sıfır ster, ölümdür. Çünkü, bu durumda birey çevreden gelen etkilere tepki vermeye yetecek enerjiden yoksun demektir. Aşırı stres de ölümcül olabilir. Çünkü bu durumda birey aşırı enerji sarfetmekte ve tükenmektedir. Çözüm, her bireyin kaldırabileceği ölçüde (optimum) stres ile doyumlu ve olumlu bir hayat sürdürebilmesidir.
İki tür stres vardır. Bunlardan "Olumlu Stres" (iyi stres) olumlu sonuçlar çıkartır. Kaygı yerine, zor bir amaca ulaşırken bireyi meydana getiriciliği kullanmaya yönelten, kişiye doyum v eyaşama sevinci veren strestir. "Olumsuz Stres" (kötü stres) ise; bireyin kenidne güvenini kaybetmesine neden olan, yetersizlik duygularına sevkeden, çaresizlik, umutsuzluk ve hayal kırıklığı çıkartan sterstir. olumsuz stresin örgütsel çıkartıcılığı öldürücü etkisi vardır.


Stresin Kaynakları:
Stres kaynakları üç ana başlık altında incelenebilir. Birincisi, iş ortamından kaynaklanan faktörler, ikincisi; bireysel ögeler, üçüncüsü örgütsel ögelerdir.
İşgörenin İşinden Kaynaklanan Ögeler
Bu ögeler aşagıdaki gibi gruplandırılarak incelenebilir:

Görevin karmaşıklığı
Görevin icrası esnasında karşılaşılan zorluklar, görevi yapmak için gereken bilgilerin yetersizliği ve bireyin kapasitesine bağlıdır. Çok karmaşık görevler ve bu görevler karşısında bireyin yetersiz kalması, bireyin üzerinde baskı çıkartır ve dengesini bozar.
İnsanların beli durumlara uyum gösterme yetenekleri birbirinden farklıdır. Bazı insanların uzmanlıkları yeterliklerini aşan görevlerle karşılaştıklarında tehlikeye girer, bu durumdaki insanlar stresle yüzyüze gelirler. Teknolojik yenilikler ve bunlara yetecek bilgi ve deneyime sahip olmayan bir işgören, iki yanlı korku içindedir. Birincisi; makine veya donanımı bozarak zarar verme korkusu, ikincisi ise; yeni teknolojiye uyum gösteremediği için işin kaybetme korkusudur. Bu her iki durumda da birey baskı altındadır ve stresin yıkıcı etkisini hisseder.

Görevin sağladığı bağımsızlık
Ayrınlıtılı çalışma süreçlerinin kurulması, işgörenin bağımsızlığını azaltır. Araştırmalar, beşeri kaynakları yöneten kişilerin, fiziksel kaynakları yönetenlere nazaran daha fazla stres altında olduklarını göstermiştir.
İşgörenler, yönetimin kendilerine yeterince güvenmediğini hissettiklerinden, olumsuz duygular taşırlar ve sorumluluklarını yerine getirmeye yetecek kadar bağımsızlıklarının olmadığını düşünürler. Kendilerine güvenilmediği, düşünce ufkunu geliştirmeye imkan verilmediği gibi, olumsuz düşüncelere sahip olabilirler.
Bunun tersine, işgörene sınırsız bağımsızlık ve sorumluluk vermek de stres çıkartmaktadır. Hava kontrol sorumlularının durumu böyledir. Bunlar, kalp-damar hastalıklarına daha sık yakalanır. 5199 hava kontrol sorumlusu ve 8435 pilotun sağlık dosyaları taranarak çıkarılan sonuçlara göre; bu kişilerin sağlıklarına ilişkin gerçek durum, beklenen durumdan daha vahimdir. Bu insanlar yüksek tansiyon, ülser, şeker hastalıklarına beklenenden daha sık yakalanır.
Bu durumda fazla bağımsızlığın da, sınırlı bağımsızlık gibi bireyi strese sürüklediği söylenebilir. O halde, optimum bağımsızlığın ne kadar olacağını teşhis etmek yönetimin görevidir, denilebilir.

Göreve Bağlı Roller
Bireyin görevi gereği oynadığı rollerin de stres kaynağı olabilceği söylenebilir. Bireyin rolden kaynaklanan stresi şöyle açıklanabilir:
Rol çatışması: Göreve bağlı ve birbirleriyle çatışan ve rollerden birinin daha üstün tutulması gereken durumlarda bireyin kararsızlığa düşmesi (hangisini üstün tutacağı sorunu) durumunda stres düzeyi artar. Örneğin; bir hemşirenin rolü üç ayrı çatışma kaynağı çıkartır. Hastanın beklentilerini bilmek, en yakın üstünün beklentilerini bilmek, doktorun beklentilerini bilmek.
Kahn ve arkadaşları, bireylerarası sürtüşmeleri artıran rol çatışmalarının, iş doyumunu azalttığını, örgüte güveni düşürdüğünü ortaya koymuşlardır. işgören, yerine getirmesi gereken görevleri açık ve kabul edilebilir olarak algıladığı sürece, rol çatışması ortaya çıkmaz. Tersine bir durumda ise, stres belirtilerinden yakınmalar gündeme gelebilir.
Üst düzey yöneticilerin rol çatışması genellikle; kendilerinden ulaşmaları beklenen hedeflerle, bunlara ulaşmak için kullanacakları araçlar arasında dengesizlikler söz konusu olduğunda ortaya çıkar.
Rol belirsizliği: Bireyden ne beklendiğinin açıkça belirtilmemesi ya da bireyin karar almasına yetecek kadar bilginin bireye akmamasından kaynaklanır. İşi zorlaştıran birçok olumsuzluğu işin zorluğuna eklemek mümkündür. Bunlar; bilgi aktarımı, eksik görev tanımı, değerlendirme kriterlerinin bulunmaması şeklinde sıralanabilir ve hepsi birer stres nedenidir.
Rol belirsizliği bireyin tutum ve davranışlarında rehber edineceği kişilere başvurmasını engeller. Bu belirsizlik, bireyin yavaş hareket etmesine ve işini geç yapmasına neden olur. Rol belirsizliği, işgörenin işine olan güvenini kaybetmesine yol açar. Bu güvensizlik başlı başına bir stres kaynağıdır ve ancak işgörenlerin hepsinin kendilerinden ne beklendiğini gösteren görev tanımlarıyla ortadan kaldırılabilir.
Aşırı veya fazla hafif roller: Aşırı roller, bireyin işi karşısında niteliksel ve niceliksel olarak zorlandığını hissetmesi halinde ortaya çıkar. Bu aşırılkı, işgörenin çok hızlı çalışmasına, gücünü ve dikkatini son haddine kadar zorlamasına neden olur. 276 üst düzey yönetci ve bir finansal kuruluşta çalışan 1204 alt düzey işgören üerinde yapılan bir incelemeye göre çıkarılan sonuçlar şöyle:
- Alt düzeydeki kişilerin temel stres kaynağı, rol belirsizliği ve aşırı iş yüküdür.
- Üst düzeydekiler ise, fazla iş yükü ve çatışmalı roller nedeniyle strese girdiklerini ifade etmişlerdir.
aşırı iş yükü, insanların gerektiğinde "Hayır" diyememesinden kaynaklanır. Hayır diyememenin ise birçok nedeni vardır. Bu nedenlerin başında kariyerini tehlikeye atmamak, olumsuz insan izleminimi çıkartmamak gibi, endişeler yer alır.
Oysa birey hayır diyememenin bedelini, aşırı yüklenmesi nedeniyle karşılaşacağı başarısızlıklarla da ödeyebileceğini unutmamalıdır. Öte yandan stres nedeniyle, alkol bağımlılığı, çeşitli psikosomatik bozukluklar, işten alınan doyumun düşmesi riski de gündemde olacaktır.
Fazla hafif rol: Bu roller, kısa zamanda rutinlere oturtulabilen, açık, sade ve cansıkıcı işlerle ilgilidir. Rolün yalınlığından kaynaklanan can sıkıntısı, bireyin yeteneklerinin, işinde yeterince değerlendirilmediği kuruntusuna yol açar. bireyden kapasitesi altında yararlanmak onu engeller; bu engelleme de bir stres kaynağıdır.


İş Ortamından Kaynaklanan Ögeler
İnsan, iş ortamında uyum arar. Uyumun olmaması bir stres kaynağıdır. İnsanı işgörmekten alıkoyacak bir engelleme çıkartır. Birçok örgüt durumun farkında olduğundan, uyum çıkartamya yönelik çeşitli çalışmalar yapıyor. Bu çalışmalardan birçoğu maalesef başarılı olamıyor.
Uyumlaştırma aşağıdaki üç durumun varlığına bağlıdır:
Bireylerarası ilişkiler: Örgütteki bireyin diğerleri tarafından tanınması ve kabul edilmesi halinde olumlu ilişkiler, olumlu örgütsel ortamlar çıkartarak işgörenlerin topyekün sağlıklı olmalarında önemli bir rol oynar.
örgütte olumlu ilişkilerin gerekliliğinin yanında, örgütlerde bireyler arasında tahammül edilemez ilişkilerin gelişmesine de rastlanmaktadır. Bu durumda herkes kendisi için yaşar. Stres çıkartıcı bu ortamları genelde, işsizliğin yaygın olduğu ekonomik kriz dönemlerinde daha sık rastlanır.
Bireylerarası ilişkilerde belirleyici olan en önemli öge liderlik stilidir. Yakından kontrolün ve baskının bulunduğu ortamlarda bireylerarası ilişkilerin, demokratik ortamlardan farklı olacağı açıktır.
Bireylerarası rekabet: Bütün örgütlerin, para, terfi ve başka konularda sınırları vardır. Örgütte bu sınırlı olanaklara ulaşabilmek için bireyler birbirleriyle rekabet ederler. Bu rekabet önemli bir stres kaynağıdır.
Bu ulumsuzluğuna rağmen, bazı işletmeler işgörenin kapasitesini maksimum düzeyde harekete geçirmek için rekabeti teşvik ederler.
Bir yarışmada her zaman bir kazananın bir de kaybedenin olması normaldir. Zaferin bedeli çoğu zaman bireye oldukça pahalıya malolmaktadır.
Rekabet, bireyi gelişmeye yöneltir. Fakat aşırı rekabet örgütü yaşanmaz hale getirebilir. Bu durumda bireyler birbirleriyle çatışırken sağ kalan yalnızca örgüt mü olacaktır? Bu sorunun yanıtını çok iyi düşünerek vermek lazımdır.
İşverenlerin de, kendileri için çalışan işgörenle aynı durumda olduğu hatta çoğu zaman rekabeti daha dramatik yaşadıkları söylenmelidir. Çevredeki değişimleri takip etmek ve zamanında uyum göstermek, finansal çözümler bulmak, sendikalarla uğraşmak vb. olaylar iş adamının yoğun bir stres altında yaşamasına yol açar.
İş yerinin fiziksel özellikleri: İşyeri doktorları ve diğer araştırmacıların çalışmaları ortaya koymuştur ki, ısı, gürültü, ışık, titreşim, kirlilik vb. fiziksel koşullar, birey açısından kabul edilemez düzeydeyse, stres kaynağıdır.
Gürültünün insanda sadece fiziksel değil psikolojik rahatsızlıklara neden olduğu bilinmektedir. İşgörenin sinirsel ve fiziksel sistemini alt üst etmesinin yanında gürültü, işletmede enerji savurganlığı ve gereksiz harcamalara da neden olabilir.
Bireysel Ögeler
Birey ve bireyin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan beş temel öge, stres kaynağıdır. Bunlar aşağıda sırasıyla incelenmektedir:
Bireyin kişiliği: İnsanlar kişilikleriyle (bağımsızlık, esneklik, kaygı, katılık, heyecan vb. durumlarla) bağlantılı davranışlar gösterirler. Friedman ve Rosenman isimli iki kardiyologun gerçekleştirdikleri araştırmalara göre, iki kişilik tipi saptamışlardır. Bunlar A tipi kişilik ve B tipi kişiliktir. A tipi kişiliğe sahip olanlar, B tipine göre steres daha yatkındırlar ve bunların kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskleri daha yüksektir.
Sterste kişilik önemli bir ögedir. Bununla birlikte sterisn çıkartacağı etkinin derecesi, kişilikle görevin gerekleri arasındaki ilişkiden daha çok etkilenmektedir.
Bireyin özel hayatında stres çıkartan olaylar; İşgören işinin tehdit ettiği birçok çatışmalı durum karşısında enerjiye gereksinme duyar. Bu enerjinin iş dışında tükenmiş olması (özel hayatında) bireyin iş yaşantısında mücadele gücünü azaltır. Acaba özel hayatla ilgili değişikliklerin çıkarttığı stresin etkileri ölçülebilir mi? Bu konuda T. Holmes ve R. Rahe yönetiminde Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bir araştırma yapmış ve buna göre stres kavramı yeni boyutlar kazanmıştır.
Bu araştırmada bireyin özel hayatına ait olan 43 olayın birey üzerinde çıkarttığı stres ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Birey üzerinde bu olayların etkisini ölçmek için Holmes ve Rahe stres çıkartan olayları derecelendirerek belli bir değer vermişlerdir. Örneğin eşlerden birinin ölümüne 100, boşanmaya 73 ve diğer 43 olaya da buna benzer değerler verilmiştir.
Burada, mutluluk veren olayların da mutsuzluk verenlerle aynı şekilde bireyi etkilediğini söylemek gerekir. Bu modelin zayıf tarafı iş hayatını ve bireyin adaptasyon yeteneğini dikkate almamış olmasıdır.
Bireyin fiziksel durumu: Bireyin fiziksel açıdan iyi durumda olması strese direnç göstermesini kolaylaştıracaktır. Montreal'de Concordia Üniversitesi'nden David Sinoyor yönetiminde yapılan bir araştırmaya göre; fiziken iyi durumda olan bireylerin günlük hayattan kaynaklanan sayısız strese daha kolay karşı koyduğu belirlenmiştir.
Stres çıkartan diğer durumlar: İnsanların stres düzeyi, hızla değişen dünyada yaşayan insanların daha fazla yakınmalarına neden olacak kadar yükselmiştir. Stres çıkartan durumlar, bireyin kontrolünü kaybetmesine neden olur.
Örneğin; terfi etmeyi bekleyen bir kişiye, ekonomik kriz nedeniyle işine son verildiğinin bildirilmesi böyle bir duruma örnektir. Bu olay karşısında işgörenin tepkisini kestirmek kolay değildir. Kalp krizi geçirebilir, yöneticiye bağırıp çağırabilir, bir şeyler kırıp dökebilir. Bu kişide kontrol tamamen kaybolmuştur.
Bireysel kariyer: Örgütte çalışan her birey için planlanmış olan kariyer politikası, bireyde stres çıkartan bir diğer etkendir. Terfi, emeklilik, transfer kararını verirken yönetimin elinde herkese rasyonel davranılacağını gösteren kriterler yoksa, işgören yönetiminin kariyer konusunda adil davranmadığını düşünüyorsa, bu durumda stres düzeyi yükselecektir.
Örgütsel Ögeler
Örgütsel ögelerden kaynaklanan stresörler üç nedene dayandırılabilir. Bunları şöyle açıklamak mümkün:
Örgütün boyutu: Büyüklüğü nedeniyle bürokratize olmuş örgütlerde bireylerin kontrol alanı daraldıkça, bağımsızlıkları ve çıkartıcılıkları da engelliyor. bireye inisiyatif bırakmayan katı ve merkezi bir yapıda gelişen bürokratik kontrol, insanların örgüte yabancılaşmasına yol açıyor.
Hiyerarşik yapı: Her durumda başarılı olabilecek bir örgütsel yapının reçetesini vermek nasıl mümkün değilse, aynı şeklide stersin yakıcı etkisini minimize edecek evrensel bir yapı da yok. Sadece bazı örgütsel yapıların diğerlerine nazaran strese daha yatkın olup olmadığından söz edilebilir.
Örneğin; merkezi yapılar kaar almayı ve girişimciliği yavaşlatır. Bu yapılar güç çatışmaları nedeniyle rasyonel kararlardan çok politik kararların alınmasına daha uygundur. Öte yandan, üyeler arasında otokratik kontrolü destekleyecek oligarşik birlikler kurma eğilimi fazladır. Yönetimi elinde tutanlar, çok sayıda kişinin kaderini de ellerinde tutarlar. İnisiyatiflerini ellerinden alarak davranış özgürlüklerini kısıtlarlar. Bu durumda bulunan işgörenler aşırı stres altındadır.
Örgütteki değişim ve yeniliklerin çıkarttığı belirsizlik: Sürekli gelişen ve değişen dünyada insanlar daha fazla yenilikle karşılaşıyor. Belirsizlik; bireyin bilgi sahibi olmadığı ya da az bilginin bulunduğu bir yeniliğin işletmede uygulamaya konulması, bir reorganizasyon çalışması vb. durumlarda ortaya çıkan değişim karşısında, bireyin kendisini çaresiz hissetmesidir. Bu durumda işgörenler yeniliğe direnç göstererek kendilerini savunmak isterler. Kanada'da gerçekleştirilen araştırmalar belirsizlik kavramını şöyle somutlaştırmıştır:
Belirsizlik birçok duruma bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bunlar şöyle sıralanabilir:
- İşgören terfi etme ve ilerleme imkanları hakkıda yeterli bilgiye sahip olmayabilir.
- İşgören görev tanımlarının bulunmadığı bir iş yerinde çalışıyor olabilir.
Başka araştırmalar ise işgörenin işini kaybetme korkusunun neden olduğu belirsizlikten söz eder.
Teknolojik, sosyal, ekonomik, vb. her türlü değişim insan dünyasında belirsizlik ve karmaşa çıkartır. Bu değişimin sonunda birey stresi yaşar. Belirsizliği azaltmak için, işgören işiyle ilgili kararları etkileyecek güçte olmalıdır. Çünkü mesleki hayatı üzerinde söz hakkı olmayan işgörenler yoğun stres altında olacaklardır. Tabloda doğrudan işten kaynaklanan bazı stres ögeleri gösteriliyor.

Stresle başa çıkmak ve huzurlu yaşamak için öneriler:
· Kendinizi, sözde stres yaratan belirli ve kaynakları tanıyın.
· Kişiler arası iyi ilişkiler kurun.
· Bedeninizi kontrol edin.
· Dengeli beslenin.
· Bugünün işini yarına bırakmayın.
· "Her işi yaparım" ya da "Hiçbir şey yapamam" demeyin.
· Zihinsel özelliklerinizi doğru değerlendirin.
· Yitirdiklerinizin nedenini arayın.
· Zamanın tutsağı olmayın.
· "Hayır" demeyi bilin.
· Önce özeleştiri yapın ve herkes tarafından sevilmeyi beklemeyin.
· Yapabileceklerinizle yetinmeyi bilin.
· Kendinizi vazgeçilmez görmeyin.
· Alkolik gibi işkolik olmayın.
· İşinizi gerçek olanaklarınızla uyumlu kılın.
· Dinlenmeyi bilin.
· Spora zaman ayırın, fizik egzersiz yapın.
· Solunumunuzu denetleyin.
· Savunma mekanizmalarından yararlanın.
· Davranışınızı düzenleyin.
· Öfkenizi yenin.
Beni Anlayan Degil Yaşayanlara...


 


SimplePortal 2.3.3 © 2008-2010, SimplePortal